YENİ MODA: KİŞİSEL GELİŞ-ME-YİN

Kişisel gelişim endüstrisi “İçindeki devi uyandır” çığlıklarından, sabah 5’te uyanma rutinlerinden ve evrene gönderilen iadeli taahhütlü mesajlardan yorulmuş olacak ki, sektör yepyeni ve bir o kadar da ironik bir pazarlama stratejisi buldu: Kişisel gelişmemek! Evet, rafları süsleyen bu yeni aydınlanma dalgasının ana parolası tam olarak bu.

Bu “kişisel geliş-me-me” furyasının son bayraktarlarından biri de Svend Brinkmann. Yazar, modern dünyanın hızından bunalan kitlelere, İskandinav soğukluğunu ve depresifliğini alıp “İşte aradığınız felsefe, gelişmek için kasmayın” diyerek önümüze koyuyor. Ancak eserin “İçindekiler” sayfasına şöyle bir bakmak bile, önceden “okyanus ötesinden” ithal edilen kişisel gelişim furyasının bu defa aksinden dem vuran bu sözde felsefesinin aslında nasıl bir sığlık barındırdığını tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.

İthal Hezeyanlar

Kitabın “Giriş” bölümündeki “Sol Şeritte Yaşamak” metaforuyla hız çağını eleştiren yazar, hemen ardından gelen adımlarla kendi kültürel çıkmazını bir reçete gibi sunmaya başlıyor:

  • Birinci Adım – “İçine Dönmeyi Bırak”: Batı insanının anlamsız meditasyon seanslarına tepki olarak yazılmış bu adım, insanın kendi iç dünyasıyla yüzleşmesini kökten reddediyor. Tasavvuftaki “kendini bilme” derinliğinden fersah fersah uzak, sığ bir kaçış psikolojisi.
  • İkinci Adım – “Hayatındaki Olumsuzluklara Odaklan” ve Dördüncü Adım – “Duygularını Bastır”: İşte tam bir İskandinav depresyonu! Sahte “pozitif düşünce” zorbalığından kaçayım derken, okura düpedüz öğrenilmiş çaresizliği ve duygusal felci aşılıyor.
  • Üçüncü Adım – “Hayır Şapkanı Tak”: Kişisel gelişim kitaplarının yıllardır sakız gibi çiğnediği o meşhur “hayır demeyi öğrenin” klişesinin kelime oyunuyla yeniden paketlenmesi.
  • Beşinci Adım – “Koçunu Sepetle”: Önce “yaşam koçluğu” diye bir meslek uydurup bizim gibi toplumlara ihraç ettiler. Bizim geleneğimizde “mürşid”, “kanaat önderi” veya “aile büyüğü” varken, bu ithal mesleği başımıza bela ettiler. Şimdi de aynı Batılı akıl, “Koçunuzu kovun” diyerek başka bir kitap satıyor.
  • Altıncı Adım – “Kişisel Gelişim Kitabı Ya Da Biyografi Yerine Roman Oku”: İroninin zirve yaptığı yer! Kendi varlığını inkâr eden bir kişisel gelişim kitabı, utanmadan dönüp okuyucuya “Benim gibi saçmalıkları okuyacağına git roman oku” tavsiyesi veriyor. Yazar sırf bu madde yüzünden bile bu saçma kitaba zaman ayırdığını itiraf etmiş oluyor aslında.
  • Yedinci Adım – “Geçmişe Tutun”: Kahvehane köşelerindeki “Nerede o eski Ramazanlar” muhafazakârlığını alıp bize “çağdaş psikoloji” diye satma girişimi.
  • Ek – “Stoacılık”: Ve kitabın sonunda o malum kapanış… Yazarın dönüp dolaşıp dayandığı yer, 2000 yıllık Stoacı felsefe.

“Beterin Beteri”

Yazarın “İşler kötü gidiyorsa beterin beteri olacağını hatırlayın” şeklindeki hastalıklı kaderciliği, hayatın gerçek sillesini yememiş bir aklın konforlu depresyonundan ibarettir. Gerçek varoluş sancısı, Brinkmann’ın “duygularını bastır, yerine otur” tavsiyesi koca bir hiçtir.

İnsan, hayatın en karanlık yüzüyle karşılaştığında; bir “Ben” yaratıyorsa, bu Batılı sığ reçetelere boyun eğmediği içindir. Mağduriyetin gölgesinde kalmak yerine, mağrur bir duruşla hiçliğin içinden kendini yeniden doğuran o direniş ruhu, ithal felsefelerin fiyakalı ama içi boş kavramlarından fersah fersah üstündür.

İthal depresyonlara değil kendi iç dinamiklerimize yaslanan, bu hakiki direnişi ve varoluş mücadelesini anlattığım BEN NE OLACAĞIM (Google Play üzerinden buraya tıklayarak okunabilir) adlı otobiyografik çalışmam, işte bu ruhun ve insanın kendi nizamiyesinden çıkma iradesinin ta kendisidir.

Stoacılara Hiç Gerek Yok: Bizim Tevekkülümüz Bize Yeter Zaten!

Kitabın sonunda eklenen Stoacılık güzellemesi tam bir fecaat. Toplumdaki bağnaz kadercilik anlayışımız ortadayken, bizim bir de ithal Stoacılara falan hiç ihtiyacımız yok! Yazarın kitap boyunca “Kadere iman et ve yaşa” demeye çalışıp, eze büzüle anlattığı o “Kader salt beklemek değildir, iradeye bağlıdır” keşfi; kendisi için Kuzey Avrupa’nın soğuk sınırlarında büyük bir aydınlanma olabilir. Ancak yazar bundan bihaber olsa da, bu bizim medeniyetimizin bin yıldır yaşadığı, cüzi iradeyle harmanlanmış “Tevekkül” inancının ta kendisidir!

Brinkmann, kaderi pasif bir bekleyiş sananlara karşı iradeyi savunduğunda felsefe tarihini yeniden yazdığını sanıyor. Oysa bizde kader ve irade, Danimarkalı bir akademisyenin sonradan keşfettiği gibi kaba bir formül değil; öylesine ince, öylesine iç içe geçmiş bir sırdır ki o meşhur dizeyle özetlenir:

“Kader dediğin bir beyaza yazılmış yazı, / Ayır ayırabilirsen beyazdan beyazı…”

İnsanın kendi payına düşeni (cüzi irade) sonuna kadar yapıp, o beyazlığın içindeki mutlak akışa rıza göstermesi; Stoacıların o ruhsuz “olana katlanma” zorunluluğundan çok daha derin, çok daha estetik bir duruştur. Bizim bu meseleyi çözmek için İskandinavya’dan gelen sığ reçetelere değil, kaderin ve iradenin beyazlığını birbirinden ayıramayan kendi irfanımıza bakmamız fazlasıyla yeterlidir.

Kişisel Gelişim Lobisi ve Batı’nın Eskicileri

Burada asıl hesap sorulması gereken Brinkmann değil; bu altı boş hezeyanları Türkçe’ye çevirip, allayıp pullayarak bize kadar ulaştıran yayınevleridir.

Böyle kitaplara Türkçe tercüme yapan yayınevleri, Allah rızası için kendinize gelin! Kendi doğduğu şehirden diğerine bile geçmeyecek kadar yerel, vizyonsuz ve bizim kültürümüzde ilkokul seviyesinde bile karşılığı olmayan sığ bir fikri, sırf kapak tasarımı havalı diye “kıta ötesine” taşımanızın dinamiği nedir yahu? Çok merak ediyorum, kim edit edip, kim hangi akılla bunları iç piyasaya sürüyor?

Bugün kitapçıların en ön raflarında, şatafatlı kapaklarla bağıra çağıra satılmaya çalışılan bu ithal kitaplar, Batı’nın eskicilerinden toplanıp iç piyasaya sürülen hurdadan başka bir şey değildir. Bu “çok satanlar” saçmalığı ne olur artık son bulsun.

Yerel kalemler kitabını okutacak editör bulamazken ithal kalemlerin kendini tekrar eden faydasız eserleri gani gani basılınca bu defa nesiller boyu süregelen kronik sorunların halli zorlaşmaktadır. Çocuklar ve gençler kişisel gelişime takılan birer aparat halini almışken öz benliğinden uzaklaşan kendini tanımayan birer yabancıya, başkalarının diktiği elbiseleri kader sanıp üzerine geçiren birer kopyaya dönüşmektedir.

Halbuki bizim çocuklarımızın İskandinavya’nın ruhsuz formüllerine değil, içlerindeki o sönmek bilmeyen “Ben ne olacağım?” sancısına ihtiyaçları vardır. Kendi beyaz kâğıdına kendi kaderini yazamayan, başkalarının nizamiyelerinde ve başkalarının beklentilerinde ömür tüketen bu nesli kurtaracak olan şey; çok satanlar rafındaki ithal hezeyanlar değil, insanın doğrudan kendi özüne, kendi irfanına yapacağı o zorlu ve onurlu yürüyüştür. Onlara “Sen ne olacaksın?” diye tahakküm ederek dışarıdan sığ vizyonlar dayatmak yerine, içlerindeki o hakiki sese kulak vermelerine müsaade edilse, Batı’nın bu eskici tezgâhlarına zaten kimse dönüp bakmayacaktır.

ANTAKYA, 06.10.2026

ÜNAL SANCAK


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir