ÜNAL SANCAK
HAKAN VE MERYEM
“ESKİ ANTAKYA’NIN SIRRI”
İkinci Kısım: Mühür
BİRİNCİ KISIMDA NELER OLMUŞTU?
Mayıs 2013. Tarih bölümünü bitirmek üzere olan Hakan, Reyhanlı’da bombaların patladığı gün annesinin ölüm döşeğine, Antakya’ya döner. Yıllardır “Konyalıyım” diyerek sakladığı memleketi ve askerî liseden atılışının utancı onu yeniden bulur. Annesini toprağa verir, okulunu bitirir, köyüne inşaatta çalışan bir “üniversite mezunu amele” olarak döner; sonra Atçana’daki kazıda iş bulur. Kazının başında kasketli, tespihli bir adam vardır. Herkes ona Başkan der.
Nisan 2014’te üniversiteden sevgilisi Meryem habersizce Antakya’ya gelir. Kampüsteki çınarın altında söylenen yalanlar çoktan düşmüştür: Hakan Konyalı, Meryem Ankaralı değildir. Birlikte Habib-i Neccar’ı, Mağıdle’yi, savaştan kaçanların aktığı sınır kapısını gezerler. Meryem ailesinin Kafkasya’dan sürgününü anlatır. Hakan da Yusuf’u neredeyse alıp götüren 2001 selini ve çocukluğundan beri yanında yürüyen, kimsenin görmediği iki köpeğini: Karabaş ile Akbaş’ı.
Kazıya Danimarkalı bir ekip gelir: Lars, Soren, Mette ve şoförleri Cevdet. Ellerinde bir harita vardır ve kazı izninin çok dışında bir şeyin peşindedirler. Hakan bir gece onları Samandağ’a, Titus Tüneli’ne kadar izler. Karanlıkta köpeklerinin havladığını duyar, ensesinde ince bir sızı hisseder ve toprağa yığılır.
Gözünü açtığında bir eli sedyeye kelepçelidir.
BÖLÜM 5
Demir Parmaklıklar ve Eski Dostlar
Hakan cezaevine gireli on gündü. Hastanede geçen on beş günün kelepçesi bileğinde hâlâ görünmez bir iz bırakmıştı ama burada en azından yürüyebiliyor, avluda başını kaldırıp gökyüzüne bakabiliyordu. Gökyüzü, demir ağın ardından bile olsa, ona yeniden bir insan işi gibi görünüyordu. Burada adı yoktu artık. Sabah sayımında bir numara, akşam sayımında aynı numara. “Hakan Demir” diye ona hâlâ seslenen tek kişi, rüyalarına gelen annesiydi.
Kaderin cilvesi, Lars’ın ekibi de aynı çatının altındaydı. Lars ile Cevdet erkekler koğuşundaydı, Grete kadınlar koğuşunda tutuklu kalmıştı, Soren ise adli kontrolle dışarı çıkabilmişti. Muhalif ekipten, yani Hakan’la Selçuk Bey ve Mette’den, parmaklıkların ardında uzun süre kalan tek kişi Hakan’dı; resmî raporlarda bütün sorumluluk ona yüklenmişti. Haftalar önce türkü barda çay içtiği, rakıya şaşıran adamlarla şimdi aynı sayıma diziliyordu.
Yusuf, ağabeyini hastaneden sonra burada da yalnız bırakmamıştı. Hakan kardeşini sıkı sıkı tembihledi:
— Babam ve abilerim beni il dışı görevde bilsinler. Şimdilik Meryem de duymasın.
Meryem’den saklamak imkânsızdı; haberi alır almaz hastaneye koşmuştu. Sırtında bol bir hırka vardı ama Hakan o günlerde kimsenin üstündekini seçebilecek halde değildi. Neyin içinde olduğunu, bu kumpasın nereye varacağını da hâlâ kavrayamıyordu. Yusuf bir avukat arkadaşı aracılığıyla Hakan’ı savunmak istese de Hakan diretiyordu. Yusuf en sonunda Meryem’i devreye sokunca itiraz edecek gücü kalmadı ama dışarıdan birine yine de güvenmiyordu.
— İlla avukat olacaksa bana İso’yu bulun, diye haber gönderdi.
Yusuf bu isteği netleştirmek için görüş gününde tekrar geldi. İki kardeş camın iki yanından birbirlerine baktılar.
— Abi nasılsın?
— Çok şükür hay. Eh işte. Sizde ne var ne yok? Meryem döndü mü?
— Döndü abi, ne yapsın. Ama aklın onda kalmasın.
— Ailesine söylemiş mi olanları?
— Sormadım valla abi. Ama köyde “Kazı alanından birileri eser kaçırdı” diye haber yayılmış. Hamza abime anlatmak zorunda kaldım. Diğerleri hâlâ seni şehir dışında sanıyor.
— Yapma ya. Ne dedi Hamza abim?
— Selamı var. “Sıkıntı yapmasın, her işin bir çözümü bulunur” dedi.
Hakan abisinin üzülmüş olmasına içlendi, konuyu değiştirdi:
— Neyse. Dediğim yerdeki parayı aldın mı? Hesaptaki parayı da karttan gün gün çek demiştim.
— Aldım aldım abi. Para işini Meryem yengeye devrettim. Sana da harçlık yatırdım, elbise getirdim.
— Eline sağlık hay. Meryem’im de çok üzülmüştür şimdi. Beni terk eder mi dersin bu halde?
— Öyle birine benzemiyor abi. Ama sen şu avukat işinde diklenmeye devam edersen ben seni terk edeceğim, bilmiş ol!
İki kardeş bu acı şakaya birlikte güldü. Bakışlarında söylenmemiş binlerce kelime vardı.
— Bu arada, Meryem buraya gelmesin hay. Onu burada görürsem daha kötü olurum.
— Aynen abi, çok ısrar etti ama durumu anlatınca anlayış gösterdi.
Yusuf tam kalkacakken asıl meseleyi hatırladı:
— Ha abi, kim bu İso? Avukat mı dedin?
— Avukat ya. Ortaokul arkadaşım İsmail. Hatırlarsın, Antakyalı olan. Koyu Antakyalıdır kendisi.
— İsmail… Tamam, bulurum onu. Soyadı neydi?
— Soyadını boş ver, al şu numarasını. Ara, söyle, buraya gelsin.
— Numarasını nereden biliyorsun abi?
— Vaktiyle beraber almıştık hatları. Onunki benimkinin bir numara değişiğidir, oradan aklımda kalmış.
— Tamam abi, ben kaçar. İş yerinden zor izin alıyorum. Bir şey olursa haber uçur, hemen damlarım.
Sonraki birkaç gün bir bekleyişten ibaretti. Hakan sıkılmaya başlamıştı; avukattan ses çıkmıyordu. Bir gün koğuşta yemek hazırlarken gardiyanın sesi koridorda yankılandı:
— Hakan! Hazırlan!
Gardiyanın peşi sıra yürürken sormadan edemedi:
— Kim gelmiş acaba?
— Avukat görüşü dediler.
İso’yu göreceğini sanıp içten içe seviniyordu. Görüşme odasına girdiğinde karşısında kadın bir avukat bulunca duraksadı. Bir yanlışlık olduğunu düşünüp tam kapıya yönelecekti ki kadın söze girdi:
— Hakan Bey, lütfen buyurun. Ben sizi buradan çıkaracağım, tabii siz de dilerseniz.
— Siz kimsiniz? Ben sizinle görüşmek istemedim ki, dedi Hakan şüpheyle.
— Bakın, ben olayı da dosyayı da çok iyi biliyorum. Anlaşırsak sizi bu işten tereyağından kıl çeker gibi kurtarırım.
— Ben sizinle görüşmek istemiyorum hanımefendi. İlginiz için teşekkürler, halimden memnunum.
— Siz bu kafayla giderseniz burada daha çok yatarsınız!
— Bırakın o halde, rahat rahat yatayım, dedi Hakan kestirip atarak.
Odadan çıkmak istedi ama kapı dışarıdan kilitliydi. Cama sertçe vurunca gardiyan geldi:
— Ne oluyor hemşerim?
— Beyefendi, ben görüşmek istemiyorum. Bu kişiyi çağırmadım, tanımıyorum da. Lütfen koğuşuma dönmek istiyorum.
— Çık kardeşim çık, ne bileyim ben. Avukat “Hakan Bey’le görüşeceğim” deyince getirdik.
Hakan koğuşuna döndüğünde kafası iyice karışmıştı. “Kim bu kadın? Lars mı gönderdi, yoksa başka bir hesap mı var?” diye düşünüp durdu. Birkaç gün daha böyle geçti. Vaktini kitap okuyarak ve bol bol uyuyarak geçiriyordu. Sabahın köründeki sayımlar uykusunu bölse de tekrar yatağa girip uyumak artık bir lüks gibi geliyordu. Koğuşun yemek işlerine de elinden geldiğince yardım ediyordu; bekârlık hayatından alışkındı. Ama ekip arkadaşlarıyla aynı çatı altında olmak, onların Lars’ın yanında yer alan tavrını görmek içine dokunuyordu. Selçuk Bey’le Mette’nin bir hafta sonra salındığını öğrenmek biraz olsun rahatlatmıştı onu.
Arada Yusuf’la konuşuyor, “aile telefonu” diye kaydettirdikleri hat üzerinden Meryem’le de hasret gideriyordu. Meryem her seferinde ağlayarak avukat konusunu sorsa da Hakan, “Hallediyoruz, gelecek, eli kulağında,” diyerek onu geçiştiriyordu.
Geceleri koğuş başka bir yere dönüşüyordu. Üst ranzadan birinin boğazında bastırmaya çalıştığı ağlama, öksürükler, tavandaki tek ampulün vızıltısı… Hakan sırtüstü yatıp tavandaki rutubet lekesiyle konuşuyordu. Leke ona bir harita gibi geliyordu; içinde Atçana’yı, Mağıdle’yi, Samandağ yolunu barındıran bir harita. “Kort,” diye fısıldadı kendi kendine. O geceyi yüzlerce kez baştan sardı: Lars’ın arabaya binişi, ışıksız yol, jandarma kontrolü… Her seferinde bir yerde zincir kopuyor, hikâye bir boşluğa düşüyordu. O boşlukta ne olduğunu bilen tek kişi kendisiydi ve kendisine de güvenemiyordu.
İso
Nihayet beklenen gün geldi. Görevli bu sefer “Avukatın geldi” dediğinde Hakan işini garantiye aldı. Daha odaya girmeden ismini sordu: “İsmail.” Yetinmedi, kapının camından içeriye bir göz attı. Ortaokuldan beri tanıdığı, has Antakyalı İso’yu görünce yüzü aydınlandı. Odaya girer girmez İso ayağa kalktı:
— Oooooo Hakan kardeşim! Nassın ya? Ne bu halin, ne işin var senin buralarda be?
İso’nun o tanıdık şivesini ve sıcaklığını duyunca cezaevinin duvarları bir an yıkılmış gibi oldu.
İso önündeki dosyayı masaya bıraktı, gözlüğünü düzeltti:
— Valla kardeşim dosyayı inceledim. Öyle boş boş yanına gelmeyeyim dedim.
— İyi yapmışsın kardeşim. Nedir durum? Çıkar mıyım ben buradan?
— Kardeş, o iş öyle değil, bakacağız. Şimdilik durum biraz karışık.
— Valla kusura bakma İsmail, işimiz düşmese aramayacaktık. Kaç zamandır aklımdaydı görüşmek ama nasip bugüneymiş.
— Ona da şükür kardeşim, başka türlü de olabilirdi. Bu arada başka avukatlarla görüşmüşsün, haberini aldım, dedi İso muzip bir gülüşle.
— Ya sorma! Geçen geldi biri, “Seni hemen çıkarırım” diyor. Ben çağırmadım ha!
— Biliyorum, arkadaşlar söyledi. Şaka yapıyorum. Neyse, hemen konuya gelelim. Anlat bakalım, nedir bu mesele?
Hakan gülümsemeye çalıştı:
— Hangi birini anlatayım İsmail? Ya da “Avukat Bey” mi demeliyim?
— Rahatına bak abi, ne dersen de. Sen bana olayı anlat. İfadeni okudum, pek bir şey yok. Bana tutunacak bir dal vermen lazım. Samandağ’da ne işin vardı mesela? “Gezmeye gittim” demişsin, pek inandırıcı gelmemiş.
Hakan masaya doğru eğilip sesini alçalttı:
— Bak abi, bu odalarda kamera falan yok değil mi?
— Yok yok, rahat ol.
— Samandağ’a bu ekip var ya, Lars ve yanındakiler, onları takip etmek için çıktım. Ama jandarmadan sonra yerlerini kaybettim.
— Hakan, Titus Tüneli civarında bir kazı yapılmış. Onu sen mi yaptın?
— Hayır canım, ne kazısı? İfadede de sordular. Ben sadece oradaydım, etrafa bakındım, uykusuzluktan bayılmışım zaten. Gerisi bende yok.
— Peki, sen Titus civarındasın ama ekip Karamağara güzergâhında, dönüş yolunda yakalanıyor. Nasıl takip bu kardeş?
Hakan şaşkınlıkla durakladı:
— Karamağara mı? Kardeş, ben bunları jandarma noktasından sonra kaybettim. Jandarmaya “sahile gidiyorum” dediğim için ifademde de öyle söyledim.
— Hakan, lütfen rahat ol. Bana polis, hâkim muamelesi yapma. Savunmamı ona göre kuracağım. Bahsetmeyeceğimiz şeyden bahsetmeyiz ama benim her şeyi bilmem lazım.
— Tamam. Bak İso, biz bu ekipte muhalif olduğumuz için dışlandık. Lars bize nefes aldırmadı. Eski kazı başkanı vardı, “Başkan” diyoruz ona, o da bu ekipten şüphe duyuyordu. Ben ona sürekli rapor geçiyordum.
— Bir dakika, kim bu başkan?
— Bir kez numarasını ezberletti bana, vereceğim. Çoğu zaman kapalıdır ama mesaj atarsan döner.
— Bu çok güzel bir gelişme.
— İşte biz bu Lars’ı, Soren’i, Grete’yi takibe aldık.
— Siz derken?
— Başkan, ben ve birkaç kişi daha.
— Başkan’dan başka kim var?
— Sen Başkan’a ulaş, o sana detay verir. Bak kardeşim, şu an ciddi bir suçlamayla karşı karşıyayız. Sana önemsiz gelen bir detay benim için hayati olabilir. Lütfen açık ol.
Hakan, İso’nun bu baskısıyla iyice açıldı:
— Tamam kardeşim. Bizim takıldığımız bir türkü bar vardı, oraya da git. Orada barmen de şahit. Lars ve avaneleri birkaç gizli kazı yapmışlar. Başkan da biliyordu. Hatta bir haritaya göre hareket ettiklerini düşünüyoruz.
— Haritayı gördün mü peki?
— Hayır, görmedim. Sadece konuşmalarından ve tavırlarından çıkardım. O gece otelden o saatte çıkmaları da bunu kanıtlıyor.
— Yani bu senin fikrin, somut veri yok. Sonra ne oldu?
— Gece önce Selçuk Bey’le konuştum, sonra Başkan geldi. Ona durumu anlattım, o “Sabah bakarız” deyince dayanamadım. Vedalaşıp eve geçtim, sert bir kahve yapıp enerji içeceği karıştırdım, sonra da motora atlayıp otelin önünde bekledim ve peşlerine düştüm. Takip jandarmaya kadar harikaydı, gerisini biliyorsun işte.
İsmail defterini kapatırken son bir soru sordu:
— Peki arkadaş, sen bütün bunları kolluğa bildiremez miydin? Niye tek başına yola düştün?
— Ne diyecektim İsmail? “Bu adamlar gecenin bir vakti arabaya doluştular, gidiyorlar” mı diyecektim? Hem o an mantıklı düşünemiyordum. Hayatımda hiç bu kadar uykusuz hissetmemiştim.
— En azından yanına birini alsaydın be kardeşim. Senin uyku halin ikinci gün sabahına kadar sürmüş. Bulduklarında kaskatı kesilmişsin, öldün sanmışlar. Hatta ilk tahlil sonuçlarında açıklanamayan bir iz varmış ama raporda tek satırla geçilmiş.
— Zaten uykuya daldığımda hayal meyal sabah ezanını duyuyordum. Gerisi yok.
İsmail ayağa kalktı, ceketini düzeltti:
— Arkadaş, sen neyin peşindesin onu da tam anlamıyorum ya, neyse. O gece beynin sana ait değilmiş gibi davranmışsın. Ben şimdi gideyim dostum, konuştuklarımızı araştırayım. Diğer ifadeleri henüz tam okuyamadım, dosya tamamlanınca hepsini göreceğim. Şu Başkan’ı bulmak bizi epey rahatlatacak.
Hakan koğuştaki “tecrübeli” mahkûmlardan duyduklarını aktarmaya çalıştı:
— Valla içeridekiler epey bir şey biliyorlar. İddianame oluşacakmış, savcı hazırlarmış. Sen onu oradan talep edecekmişsin…
İsmail dayanamayıp gülümsedi:
— Ya kardeş, bak yıllardır görüşmemişiz, şimdi bayramlık ağzımı açtırma bana! Bırak işimizi yapalım.
— Bir şey demedim ki İsmail. Hem dediler ki mahkeme açılınca ilk duruşmada bizi kesin bırakırlarmış. Özellikle de beni…
İsmail bu sefer ciddileşti:
— Hakan! Hadi abicim, hadi. Sen içeride herkesi duy ama sadece beni dinle. Beni de germe. O içerideki profesörlere söyle, fazla “şey” etmesinler. Her dosyanın kendine göre bir seyri olur. Ahkâm kesmek kolaydır. Dosyayı önlerine koysak bir sayfasını okuyamazlar ama konu ahkâm kesmeye gelince herkes ordinaryüs kesiliyor.
— Sen bayağı alındın dostum. İşine karışmıyorum, yardımcı olmaya çalışıyorum sadece.
— Bana gerçekten yardımcı olmak istiyorsan o kayıp saatleri düşün Hakan. Hafızanı zorla, ne gördüğünü hatırla.
İsmail defterine not alırken gözlerini Hakan’a dikti:
— Bak Hakan, bu Başkan meselesi bizim çıkış biletimiz olabilir. Eğer o adam senin bir nevi sivil istihbarat gibi çalıştığını doğrularsa Samandağ’daki geceyi “suç işlemek” diye değil, “suçu önlemeye çalışmak” diye anlatırız. Ama bu Karamağara işi sakat. Lars ve ekibi orada boşuna yakalanmadı. Üstlerinde ne çıktı, tutanakta ne yazıyor henüz tam göremedim, dosyaya kısıtlılık getirmişler.
Hakan yutkundu:
— İsmail, o gece Karamağara’ya gittilerse haritada işaretli asıl yere ulaşmış olabilirler. Titus belki de sadece bir şaşırtmacaydı.
İsmail çantasını topladı:
— Şimdi ben gidip o türkü barı ve şu meşhur Başkan’ı bulacağım. Sen burada sakin kal, kimseyle dalaşma. Özellikle Lars’ın adamlarından uzak dur. Ben seni buradan çıkaracağım kardeşim, rahat ol.
Koğuşa döndüğünde Hakan’ın kafası yine karışıktı. Cevdet, yani ekibin Lars’a yakın duran öteki Türk yardımcısı, garip bir şekilde yakınlık göstermeye başlamıştı. Kazı ekibi ikiye bölündüğünden beri Hakan’la selamı sabahı kesmiş olan bu adamın bu ikircikli tavrı Hakan’ı iyice huylandırıyordu. Soruları samimiyetten uzaktı, daha çok bilgi toplamaya benziyordu. Sürekli avukatla ne konuştuğunu, bir ipucu olup olmadığını soruyordu.
Hakan “Hallediyoruz işte, genel şeyler,” diyerek onu savuşturmaya çalıştı. Adam bırakmayınca bu sefer aynı taktikle karşılık verdi:
— Siz ne aradınız o gece Karamağara’da? Ne konuştunuz Lars’la?
Adam köşeye sıkışınca bu sefer uzak duran taraf o oldu. Verecek bir cevabı yoktu, tek sığınağı o standart savunmaydı: “Biz emirlere uyduk, şef ne dediyse onu yaptık.”
Birkaç gün sonra İsmail yeniden geldi. Hakan sabırsızlıkla ve büyük bir umutla görüşme odasına daldı. İsmail’in yüzündeki ifadeden önemli bir şeyler bulduğu belliydi.
Başkan Yok
— Dostum ne yaptın? Çıkar beni artık, valla çok sıkıldım ya!
İsmail elindeki çantayı masaya bırakıp yüzünü ovuşturdu:
— Otur bakalım kardeşim. Hakan, şimdi bu Başkan var ya… Öyle biri yok.
Hakan bir an duraksadı, şaka yaptığını sandı:
— Kardeş dedim ya, telefon kapalıdır, mesaj at döner arar diye.
— Yok diyorum Hakan! Bir haftadır Yusuf’la bu adamı arıyoruz. Nüfus kayıtlarına baktık, kazı personeli listelerine baktık, valilik yazışmalarına baktık. Hiçbirinde yok. Meryem iki günde bir arıyor, ona verecek cevabım kalmadı.
Hakan’ın yüzündeki gülümseme dondu:
— Dostum, “yok” ne demek ya? Kanlı canlı adam!
— Kamera kayıtlarına da baktık. Verdiğin numara hiçbir zaman aktive edilmemiş, öyle bir hat yok. Hatta sokak kamerasında gece vakti duvar dibinde tek başına konuşan bir adam görüyoruz, karşısında kimse yok. O adam sensin. Selçuk Bey’le otelde konuşuyorsun ama tarif ettiğin o yaşlı, kasketli adam hiçbir karede yok!
Hakan sendeledi:
— Ne demek yok İsmail? Ne demek yok! Biz o adamla yaptık bütün planları! Otelden bizim eve giden ara sokakta kuytu bir mekân var, dış kamerası vardır. Oraya baktınız mı?
— Bakarız Hakan ama sanmam ki bir şey çıksın.
Hakan’ın sesi titremeye başladı:
— İsmail, sonra görüşelim mi?
— Ne sonrası dostum? Şu Başkan’dan başka birileri var demiştin, onları söyle, onlara ulaşalım.
— Tamam, haftaya görüşelim. Ha, bir dakika! Kazı alanına bakan bir güvenlik görevlisi var, Hıdır, onu bir görün. Hamza abim de tanır. O adam Başkan’ı tanır, mutlaka tanır!
Hakan koğuşa nasıl döndüğünü hatırlamıyordu. Bir an koridordaydı, bir an ranzasının kenarında; elleri dizlerinin üstünde, gözleri duvarda. Başkan yoktu. Çaylar, tarih dersleri, Schliemann’a edilen küfürler, gecenin ortasında omzuna konan o ağır el… Hepsi yoksa aylarca konuştuğu adam kimdi? Daha kötüsü, kim konuşmuştu onun yerine? Bir insan hayatının en canlı sohbetlerini bir hayalle yapmışsa gerçek dediği şey neydi? Ya Titus’ta, karanlıkta üç kez havlayan o köpekler? Karabaş’la Akbaş yıllar sonra neden geri gelmişti? Belki doktorlar haklıydı. Belki o köpekler hiç gitmemişti ve onlarla birlikte delilik de hep yanında, zihninin en karanlık köşesinde havlayıp durmuştu. Cevdet yine yanına sokulduğunda Hakan bu kez öfkeyle değil, çaresizlikle sordu:
— Ne aradınız lan siz o gece? Samimiyetle söyle.
— Arkadaş, ben aldığım paraya bakıyordum, ne bileyim ne aradıklarını, dedi adam bu kez daha dürüst bir tonla. Ama o kadar çok “Hellig, hellig” diye konuşuyorlardı ki merak edip baktım. “Kutsal” demekmiş. Başka bir şey bilmiyorum.
On gün sonra İsmail tekrar geldi. Hakan odaya daldığında nefes nefeseydi:
— Dostum, dosya çıktı mı?
— Çıktı, dedi İsmail. Sesi buz gibiydi.
— Hayırdır İsmail? Ne bu halin?
— Hakan, sen bana hastalığını ne zaman söyleyecektin kardeşim?
— Ne hastalığı kardeş?
İsmail dosyadan bir rapor çıkarıp masaya yavaşça bıraktı:
— Sağlık raporun, Hakan. Ağır bir travma sonrası halüsinasyonlar, şizofreni başlangıcı emareleri yazıyor. Sen o gece kimseyi takip etmemişsin kardeşim. Dağın başında kendi hayaletlerinle savaşmışsın. Bir tek ilk tahlildeki açıklanamayan iz, raporda tek satır. Sordum, önemsiz dediler.
Hakan duyduklarını bir an sindiremedi:
— Ne şizofrenisi kardeş? Benim hayatımda öyle bir şey olmadı!
— Sen bunu bize söyleyeceğine bir aydır bize “Başkan” arattın! Güvenlikçi “Başkan diye biri hiç olmadı” dedi. Hamza abin bile öyle birini hatırlamıyor. Biz hâlâ Başkan arıyoruz, adam yok Hakan, hiç olmamış!
Hakan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı, damarları şişti:
— Sen ne konuşuyorsun lan? Hayal mi gördüm ben? Kanlı canlı adamla çay içtim ben, plan yaptım!
— Edepli ol Hakan, kendine gel! diye uyardı İsmail.
— Edep mi bıraktınız lan şerefsizler! Hasta sensin lan! O halde sen de yoksun, sen de hayalsin! Defol! Defol, defol, defol!
Hakan cinnet getirmiş gibi İsmail’in üzerine atıldı. İsmail saldırıyı son anda savuşturup kendini kapının dışına attı. Kapı arkasından kilitlendi, Hakan camlara, demirlere, duvara kendini kaybetmiş gibi vurmaya başladı. Yumruklarının altında cam titriyordu. İki taraftan da kapana kısılmıştı: zihni bir yanda, bedeni bu dört duvar arasında, ikisinden de çıkış yoktu.
Gardiyanlar gürültüye koştu. Hakan durmadan küfrediyor, camları yumrukluyordu. Gardiyanlardan biri kapıyı hızla açıp üzerine çullandı ve onu yere devirdi. Öbür odalardan çıkan mahkûmlar bu kaosu film izler gibi seyrediyordu. Hakan yerdeyken bile dışarıdaki İsmail’e yönelmeye çalışıyordu.
Hakan’ın ağır hakaretleri İsmail’in de ağrına gitmişti, o da kapının dışından cevap yetiştiriyordu. En sonunda bir görevli araya girdi:
— Avukat bey, Allah aşkına sen çık istersen! Böyle hanginizi zapt edeceğiz?
— Ya ben niye çıkacağım, şu deliyi götürün buradan! diye bağırdı İsmail sinirle.
Bunu duyan Hakan iyice celallendi:
— Deli sensin lan, deli sensin! Bir savunman yok, günlerdir boş gelip boş gidiyorsun, şimdi de bana kulp buluyorsun!
— Sus lan!
Görevlilerden biri Hakan’ın ağzına sert bir yumruk indirdi. Diğeri avukatı uzaklaştırmak için koluna girdi:
— Avukat bey, siz geçin diğer tarafa. Tutanak tutacağız zaten, şikâyetçi olmak isterseniz orada belirtirsiniz.
İsmail, Hakan’ın yediği yumruktan sonra durumun vahametini ve dostunun halini kavradı. Öfkesi yerini pişmanlığa bıraktı, görevlilere “Vurmayın, yapmayın!” diye yalvarmaya başladı. Ama Hakan çoktan bayılmıştı.
Revir
Gözünü revirde açtığında önce tavanın beyazlığını gördü, sonra dudağındaki kan tadını. Sakinleştiricinin ağırlığı bütün bedenine çökmüştü; öfke gitmiş, geriye ağır bir sessizlik kalmıştı. Hemen koğuşa gitmek istese de doktor izin vermedi; yüzündeki morluklar ve şişlik için rapor düzenledi. Hakan ifadesinde kimseyi ele vermedi:
— Yüzümü yere vurdum, kimse bana vurmadı. Şikâyetçi değilim.
Bu beyandan sonra gardiyanların tavrı değişti. Hakan’ın aslında “rahatsız” olduğunu düşünüp ona daha yumuşak davranmaya başladılar. Onu koğuşa götüren görevli, koluna girip fısıldadı:
— Kardeş, madem böyle bir rahatsızlığın var, bize de söylesene. Bilseydik üstüne o kadar gelmezdik.
Hakan tavana bakarak acı bir tebessümle cevap verdi:
— Valla pek yoktu işte. Ara ara nüksediyor demek ki.
— Neyse kardeş, geçmiş olsun. Hakkını helal et.
— Sorun yok. Siz de helal edin.
Hakan koğuşa dönmeden “şizofreni” ve “kavga” haberi içeri ulaşmıştı. Herkes “Geçmiş olsun” diyordu ama Lars’ın adamlarının gözlerinde gizli bir tat vardı: Karşılarındaki muhalif artık tehlikeli değil, acınacak bir adamdı. Hakan hiçbirine cevap vermedi. Yalnızca uyumak, dünyadan silinmek istiyordu. Günler birbirini kovaladı, haftalar aya, aylar mevsime döndü ve duruşma günü geldi.
Duruşma
Hakan temiz elbiselerini giydi, tıraşını oldu. Olaylı günden sonra kimse ziyarete gelmemişti ya da Hakan kimseyi kabul etmemişti. Dosyada ne olup bittiğini, İsmail’in göreve devam edip etmediğini bile bilmiyordu.
Mahkeme salonu beklediğinden kalabalıktı. Yusuf bir köşede oturuyor, göz göze gelmemeye çalışıyordu. İsmail savunma makamındaydı ama aralarındaki eski dostluğun yerini buz gibi bir profesyonellik almıştı. Hakan yeni bir savunma hazırlamadığı için eski beyanlarını yorgun bir sesle tekrarladı. Karşı tarafta bir avukat durmadan “Şikâyetimiz devam ediyor, tarihî mirasa zarar verilmiştir,” diyerek cezalandırılmalarını talep ediyordu.
Salonda Meryem yoktu. Hakan onun gelmemesi için dua etmişti, gelmediği için de içi parçalanmıştı. Yusuf’un gözlerini kaçırışı bir cümleden daha açıktı: Bu salonda, onlarca göz arasında yalnızdı.
İlk celsede kimse serbest kalmadı. Duruşma iki ay sonrasına ertelendi. Cezaevine döndüğünde Hakan umudunu tamamen kesmişti. İsmail birkaç kez görüşe gelse de “Görüşmek istemiyorum” diyerek geri çevirdi. Bu buhran onu içine çekip koğuşun en sessiz köşesine hapsetmişti.
Koğuşun gürültüsünden sıyrılıp tavandan dökülen boya parçalarına dalıp gittiği o köşe artık onun iç kalesiydi. Dışarıda Antakya’nın koca yaz güneşi vardı, biliyordu; yasemin kokusu sokakları sarmıştı, Asi tembel tembel akıyordu. Ama onun güneşi, demirlerin arasından süzülüp toz zerrelerinin içinde titreyen bir ışık şeridinden ibaretti. Gün boyu şeridin duvarda yavaş yavaş kayışını izliyor, saat yerine onu kullanıyordu. Şerit duvardan çekildiğinde gün bitmiş sayılırdı.
Gardiyan her “Avukatın geldi” dediğinde Hakan kafasını bile kaldırmadan aynı cümleyi bırakıyordu boşluğa: “Görüşmek istemiyorum.” İsmail bir dostun inadıyla kapıyı defalarca zorladı. Bu İsmail’e kızgınlığı değildi. İsmail’in yüzüne bakmak Başkan’ın yokluğuna bakmak demekti. “Deli” damgası demir parmaklıklardan ağırdı; parmaklıkları insan aşardı, kendi aklının duvarını aşamazdı. Başkan bir hayalse, o geceki takip zihninin bir oyunuysa dışarıdaki Hakan’ın kim olduğuna dair elinde tek bir somut parça bile kalmamıştı.
Ranzasının gıcırdayan yayları arasında uzanırken kulaklarında hâlâ Cevdet’in ağzından kaçan o Danca kelime vardı: “Hellig… Hellig…” Kutsal olan neydi? Zihninin ona bir oyun mu oynadığı, yoksa oyunun çok daha büyük, uluslararası bir tiyatro mu olduğu sorusu geceleri uykusunu parçalıyordu. Koğuştakiler artık onunla konuşmuyordu. Orada yalnızca bedenen bulunan, ruhu Karamağara’nın karanlık dehlizlerinde kalmış bir gölgeydi.
Gözlerini kapattığında Başkan’ın kasketini, o sakin sesini, bardağın üstünde yükselen çay buharını görüyordu. Açtığında yalnızca soğuk beton. Biri gerçekti, öteki değildi. Ama hangisi? Mahkeme ona yıllarla ceza biçebilirdi ama aklının hükmünü verecek hâkim hiçbir salonda oturmuyordu.
Karar
Aylar süren yargılamanın sonunda karar celsesi gelip çattı. Bu defa salon tenhaydı; yalnızca tutuklu ekip, avukatlar ve o ısrarcı müşteki avukatı vardı. Hâkim dosyayı inceleyip son sözleri aldıktan sonra kararı açıkladı.
Lars, Soren, Grete ve Hakan, “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na muhalefet” ve “izinsiz kazı” suçlarından muhtelif cezalar aldı. Yattıkları süre ve iyi hâl göz önünde bulundurularak hepsinin tahliyesine karar verildi; kaçma şüphesi bulunan yabancı sanıklara ayrıca yurt dışına çıkış yasağı kondu. Mette ile Selçuk Bey ise haklarındaki suçlamalardan beraat etti.
Hakan ranzasının kenarında öylece kaldı. Ne sevinç çığlığı attı ne yerinden fırladı. İçindeki boşluk özgürlük haberini bile yutmuştu. Aylardır üzerinden çıkarmadığı, hapis kokusu sinmiş eşyalarını eski bir çuvala doldururken ellerinin titrediğini fark etti. Koğuştakilerin “Gözün aydın” deyişlerini duymuyordu bile. Lars ve ekibi çoktan çıkmış, kapıda siyah camlı araçlarına binip gitmişti; hiçbiri dönüp arkasına bakmamıştı. Hakan son bir kez revire giden koridora, o yumruğu yediği yere baktı. Orada bıraktığı şey belki de aklıydı ama geri alacak gücü yoktu.
Emanet biriminde saatini, cüzdanını ve motorunun anahtarını teslim aldı. Telefonu dosyada, delil olarak kalmıştı. Kol saati durmuştu; pili aylar önce bitmiş olmalıydı. Demir kapı sağır edici bir gıcırtıyla açıldı ve Hakan Antakya’nın akşam serinliğine ilk adımını attı. Hava ona fazla geldi. Dizleri bir an büküldü, duvara tutunmak zorunda kaldı. Aylardır ilk kez üzerinde bir tavan yoktu.
Kapının önünde yalnızca bir kişi bekliyordu: Yusuf.
Yusuf motoruna yaslanmış, sigarasından derin bir nefes çekiyordu. Hakan’ı görünce sigarayı yere atıp ezdi. İki kardeş, ayların biriktirdiği yükle birbirine sarıldı. Yusuf abisinin çökmüş omuzlarını, bakışlarındaki uzak diyarları görünce bir şey diyemedi. Eli, Hakan’ın saçlarından cezaevinin kokusunu silmeye çalışır gibi uzun uzun gezindi.
— Geçti abi, hadi eve gidelim, diyebildi sadece. Cebinden hat takılı eski bir telefon çıkarıp uzattı: Bunu al, lazım olur.
Yusuf’un motorunun arkasına binince Hakan gözlerini kapattı. Rüzgâr yüzüne vurdukça cezaevinin ağır kokusu saçlarından uçup gidiyordu ama zihnindeki soru gitmiyordu.
— Yusuf, Başkan’dan bir haber var mı? diye bağırdı rüzgâra karşı.
Yusuf motoru aniden yavaşlattı, omuzları çöktü:
— Abi, yapma. Evde konuşuruz bunları.
Hakan sustu. Yol boyunca Asi’yi, ışıklandırılmış eski Antakya sokaklarını izledi. Şehir aynıydı ama kendisi bu şehre ait değilmiş gibi hissediyordu. Meryem’in onu beklediğini biliyordu, ona ne diyeceğini, nasıl bakacağını kestiremiyordu. “Ben deli değilim Meryem” mi diyecekti, yoksa “Gördüğüm her şey bir hayalmiş” mi?
Eve yaklaşırken Lars’ın ekibinin kaldığı otelin önünden geçmek istedi. Yusuf itiraz etmedi. Otelin önünde hiçbir hareket yoktu ama Hakan Mağıdle tarafına doğru bakarken karanlığın içinde bir yerlerde o kutsal şeyin, o Hellig’in hâlâ beklediğini hissediyordu. Özgürdü ama zihnindeki Başkan bilmecesiyle, şizofreni damgasıyla artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.
Yusuf kasvetli havayı dağıtmak için sohbeti baştan başlatır gibi, bütün enerjisiyle söze girdi:
— Sonunda be efsane! Hoş geldin hay. Ne yapıyoruz şimdi?
— Hoş bulduk hay. Meryem’le konuştum, onun yanına geçeceğim.
— Söyledi abi, biliyorum. Valla kız heba etti kendini senin için.
— Biliyorum. Siz ne yaptınız? Babam sordu mu? Ablalar, yeğenler nasıl?
— Herkes iyi çok şükür abi. Köyden birkaç kişi duyunca biz de büyüklere durumu anlattık, dışarıdan duyacaklarına bizden duysunlar dedik. Büyük yeğenler biliyor, küçükler pek farkında değil ama herkes seni çok özledi.
— Hay, şu an kimsenin yüzüne bakacak, kimseyi çekecek halim yok. Biraz dinleneyim, gelirim inşallah.
— Anladım abi. Otogara mı süreyim direkt?
— Yok hay, mezarlığa gidelim bir beş dakika. Sonra sen bana bir döner yedirirsin, bakarız.
— Olur abi, nasıl dersen. Ama mezarlık bizim evin orada, şimdi oraya gidip geri dönerciye gelmek ters olur. Önce yemeği yiyelim, sonra seni oraya bırakayım.
— Valla çıkmadan arkadaşlarla ziyafet gibi yaptık, aç değilim. Sonra olsa da olur, lafın gelişi dedim.
— Tamam abi, hadi atla efsaneye.
Hakan motora binerken arka tekerleğe baktı:
— İnşallah bu emektar yolda koymaz bizi hay.
— Kardeş, sen de bizi hep utandır! Ne yapalım yani, motor o zamanlar bir arıza verdi diye bitti mi sandın? Efsane bu efsane, öyle boş mu sandın sen bunu?
— Eyvallah hay, görelim bakalım şu efsaneyi. Bu arada avukatın para işine sen mi baktın? Hamza abim uğradı mı hiç?
— Uğradı abi uğramaz mı, para teklif etti ama ben karıştırmadım onu. “Abi sen niye dert ediyorsun” dedim, savuşturdum. Zaten İsmail de dert yanıyordu. “Senin bu katır abin görüşme de yapmıyor, öyle körleme savunma yapıyoruz” dedi.
— Onun ben savunmasına…
— Niye abi? Adam bayağı ilgilendi, öyle deme şimdi.
— Yok onu demiyorum elbet, ilgilendi. Adama küfür ettik, bizi bırakmadı, gene görüşe geldi. Eyvallah. Ama ceza aldık yani en nihayetinde.
Yusuf vitesi büyütürken rüzgârın arasından bağırdı:
— Gelmeden İsmail’le görüştüm abi. Karara itiraz edecekmiş. Bir şey daha söyledi ama unuttum. “Temiz” mi dedi “temyiz” mi dedi, öyle bir şey işte.
— Anladım hay. İçeridekiler de konuşuyordu. Karar bu aşamadan sonra istinafa, oradan da Yargıtay’a gidermiş. Uzun yıllar sonra onanır ya da bozulurmuş.
— Yani şimdi bir daha içeri girmek yok mu inşallah?
— Bilmiyoruz hay. Yargıtay’ın vereceği karara göre durum değişecek. Karar böyle kalırsa yatarmışız daha.
— İçeridekiler mi konuşuyor bunları abi?
— He valla hay, adamlar gün gün, saat saat infaz hesaplıyor. Yatacağın güne infaz deniyor orada.
— Hadi ya. Senin ne kadar kalmış peki?
— Boş ver şimdi onu.
— Dosya hakkında da çok konuştular ama pek doğru çıkmadı abi. O yavşak İsmail’in dediklerini yaşadık.
— Adama öyle deme hay.
— E öyle ama abi! Söyledikleri işimize gelmeyince kavga çıkardık ama sonunda dediğine geldik.
— Yani öyle de, niye sövüyorsun adama?
— Müstehak ona boş ver! Daha ilk görüşmede “Garanti veremem, dosya oluşmadan bir şey diyemem” diyordu. Bizim içerideki profesörler ise “Bir aya kalmaz çıkarsın” diyordu. Ee ne oldu? O bir ay bir türlü bitmedi.
Yusuf güldü:
— Ben de sana aynısını demiştim abi. Anayasa falan çalışıyorum ya, yarı hukukçu olduk valla. Tabii biz de kabullenemedik en başta ama durum buymuş.
* * *
Mezar taşının üstündeki toz, aylardır kimsenin uğramadığını söylüyordu. Hakan elini taşa koydu; soğuktu, annesinin son gecedeki elleri gibi. İçinden “Anne,” dedi, “ben geldim. Bu sefer geç kalmadım, değil mi?” Cevap veren olmadı; yalnızca rüzgârda bir dal kıpırdadı. Cezaevinin ağır kokusu o an bütün gücüyle çöktü üstüne. Hakan aylardır ilk kez, ağlamanın kendine yasak olmadığını hissetti.
Annesinin başında uzun uzun dua etti, sessizce ağladı. Yusuf abisine alan bırakmak için motorun yanında bekliyordu ama Hamza durmamış, köye gidip Kur’an-ı Kerim’i, çocukları ve ablalarını arabaya doldurup getirmişti. Hakan başını kaldırdığında karşısında yeğenlerini ve ablasını gördü; yalnız olmadığını, yalnızlığının bile bir ailesi olduğunu o an anladı. Ablasına sıkıca sarıldı.
Mezarlıkta Kur’an okundu, dualar edildi. Hakan abdest almak için çeşmeye yöneldi ama su akmıyordu. “Neyse,” dedi. Mezarlık çıkışında ailedeki coşku büyüktü ama Hakan’ın ruhu hâlâ yorgundu. Ablası eve gelmesi için ısrar etse de Hakan’ın ne köyü görecek hali vardı ne de kazı alanının gölgesinde kalmaya niyeti. Yusuf abisinin bakışlarından durumu anladı. Hakan ailesini çok özlemişti ama o an yalnızca uzaklaşmak istiyordu.
Ablası Hakan’ın elini bırakmak istemiyordu:
— Hay, babam evde yok. Senin geleceğini bilse herkes toplanırdı. Biz öyle evde boş boş oturuyorduk, Hamza abim “gidelim” deyince yanına geldik işte.
— Biliyorum abla. Sizi gördüğüme çok mutlu oldum, bana çok iyi geldi. Ama inan, daha fazlası beni de sizi de üzer.
— Nereye gideceksin lek hay?
— Hamza abim biliyor abla.
— Şu kızın yanına mı?
— Ablaaa! Çocuklar burada, ne bağırıyorsun?
— Tamam tamam. Beni ara oradan ama, ihmal etme.
Kavuşma anı zoraki bir vedaya dönüyordu. Hakan yoldan geçen dolmuşa el edince Hamza küplere bindi:
— Ne yapıyorsun hay, ne yapıyorsun? Ben seni götürürüm!
— Abi, şimdi sen gelirsen ben sizi bırakamam. Bırakın gideyim, otogardan biner giderim.
— Olur mu öyle şey? Bin şu arabaya, saçmalama hay!
— Abi valla giderim. Bak, böylesi benim için daha rahat olur. Abla, sen de bir şey söyle.
Ablası Hakan’ın gözlerindeki yorgun kararlılığı görünce araya girdi:
— Abi hadi, sen bizi eve götüreceksin daha. Bırak istediği gibi yapsın, nasıl rahat edecekse öyle olsun.
Hakan yeğenlerine tek tek sarılırken boğazı düğümleniyordu. “Foto foto,” diye mırıldandı çocuklar. “Amca çeksene bizi, sonra atarsın.” Hamza hâlâ biraz kızgındı ama telefonu çıkardı:
— Tamam dolmuşla git ama şu adamı bekletmek olmaz. Ben göndereyim bunu, bir sonrakinde sana yer ayırtsın hem.
— Sıkıntı olmasın abi?
— Ya ne sıkıntısı, bekledikçe adamlara sıkıntı.
Dolmuş tozunu dumana katarak gitti. Şoförün arkasından söylendiğine emindi Hakan ama o birkaç dakikayı çocuklarla, hiçbir şey düşünmeden geçirmek paha biçilemezdi. Hasret ve veda birbirine karışmıştı. Ablasının gözleri nemliydi; annesine o kadar çok benziyordu ki Hakan’ı bir anlığına çocukluğunun dertsiz günlerine götürdü.
Hamza fotoğraf işini abartmış, video bile çekmişti. Önce Meryem’e, sonra kardeş grubuna atmaya niyetlendi ama vazgeçti; görenler yola dökülecek, Hakan o zaman hiç gidemeyecekti. Hakan uzun zaman sonra ilk kez bu kadar karmaşık hissetmişti: kırık bir mutluluk ve tam bir hüzün. Vedalaşırken abisine yaklaşıp sıkıca sarıldı. Onlar böyle duygusal anlara pek alışkın değildi. Hamza, sanki bu durumdan utanmış gibi geri çekildi:
— Tamam, tamam yeter!
— Abi senin aklın dönerde kaldı değil mi? Ondan kızdın bu kadar.
— Lan yürü git, alırım ayağımın altına! Bak, abin yıllar sonra araba almış, sen tenezzül edip binmiyorsun. Efsane kasa lan bu, orijinal!
— Ne orijinali abi?
— Tabii oğlum; kaza, boya, darbe yok. İçinde sigara bile içilmemiş!
— Abi amma reklam yaptın, ahı gitmiş vahı kalmış yahu.
— Sen ne anlayacaksın? Hadi, Allah’a emanet ol hay. Dikkat et kendine.
Hakan gülümseyerek dolmuşu beklemeye başladı:
— Eyvallah abi. Bir fotoğraf çekinelim mi seninle? Hem şu efsaneyi de gösterelim dünyaya.
— Hah! Tabii, efsane olmadan olmaz. Gel şöyle.
Hakan bir muziplik daha yapıp çocukları aracın üstüne çağırdı.
— Lan arabama basmayın! İndir şunları hay!
Hamza’nın sahte öfkesi çocukları daha da neşelendirdi.
Nihayet dolmuş geldi. Hamza bagajdan Hakan’ın çantasını ve ablasının hazırladığı ev yapımı yolluk poşetini indirdi. Biberli ekmeğin, kömbenin kokusu poşetten sızıyordu. Bir de öçceli ekmek (maydanozlu, taze soğanlı Antakya lezzeti) varsa yol bitmezdi.
Hakan otogara vardığında doğrudan Ankara biletini sordu. Akşam otobüsü vardı ama beklemek istemiyordu. Hatay’dan, o anıların ağırlığından bir an önce sıyrılmak için aktarmalı da olsa ilk otobüse atlayıp yola çıktı. Peronlar geride kalırken cebindeki telefona İsmail’den bir mesaj düştü. Mesajda yalnızca bir konum ve tek bir kelime vardı: Bulundu.
Hakan ekrana uzun uzun baktı. Konum Samandağ yönünü gösteriyordu. Neyin bulunduğunu yazmıyordu. Başkan mı? Harita mı? Yoksa aylardır kaybolan o saatlerin bir tanığı mı? Bilmiyordu. Bildiği tek şey, gidiyorsa kaçtığı, kalıyorsa kaybedeceğiydi; yolun iki ucunda da aynı soru bekliyordu.
Otobüs Antakya’nın ışıklarını geride bırakırken parmağı ekranın üstünde asılı kaldı. Sonra, ilk kez, geri dönmek için değil, ne olduğunu öğrenmek için yazdı: Geliyorum.
BÖLÜM 6
Bulundu
Otobüs Belen Geçidi’nin dik virajlarını tırmanırken Hakan mesajın altına yazdığı tek kelimeye bir kez daha baktı: Geliyorum. Gönder tuşuna basalı yirmi dakika olmuştu ve İsmail’den ses yoktu. Yanındaki koltukta Hamza’nın verdiği yolluk poşeti duruyordu; öçceli ekmeğin kokusu bütün otobüse sinmişti ama Hakan’ın tek lokma yiyecek hali yoktu. Dağın tepesinde, ovanın en net göründüğü yerde aylardır ilk kez pencereden dışarı bakabildi. Amik Ovası aşağıda gümüş bir tabak gibi parlıyordu. Sonra otobüs yavaşladı, ilk molada durdu.
Hakan ayağa kalktı, çantasını omzuna attı. Muavin bagaj kapağını açarken ne bileti sordu ne sebebini; yalnızca omuz silkti:
— Hayırdır abi, kız mı geri çağırdı seni?
— Yok kardeş. Yarım kalmış bir iş var.
Yol kenarındaki çay ocağının önüne oturup telefonu kulağına götürdüğünde elleri titriyordu. Meryem ilk çalışta açtı.
— Hakan? Otobüstesin, değil mi? Saat kaçta varıyorsun, otogara ben…
— Meryem, bir iki gün gecikeceğim.
Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu. Hakan kendi kalp atışlarını duyacak kadar sustu. Sonra Meryem’in sesi geldi; öfkesizdi, o yüzden daha ağırdı:
— Dokuz aydır bekliyorum Hakan. Sen “buraya gelme” dedin, gelmedim. “Avukatı sorma” dedin, sormadım. “Kimseye haber verme” dedin, kimseye vermedim. Şimdi de “bir iki gün” diyorsun.
— Biliyorum. Ama bu sefer sebebim…
— Sebebin hep var. Dinle beni, dedi Meryem; nefesi titredi. Seni mahkemede göremeyişimin sebebini hiç sormadın. Hastanede üzerimdeki bol hırkayı da fark etmedin. Yusuf’un neden gözlerini kaçırdığını da sormadın. Ben söylemedim, o da söylemedi; ben yasakladım ona. İçeride ne yaparsın, aklını nasıl toplarsın bilemedim. Kapıdan çıkınca yüzüne bakarak söylerim dedim.
— Neyi söylemedin?
— Bir kızımız var Hakan.
Hakan’ın elindeki çay bardağı yerin tozuna yuvarlandı. Dünya, annesinin öldüğü sabah gibi bir anlığına sustu; yalnızca tavuk kümesinin ardından bir horozun sesi ve Meryem’in nefesi kaldı.
— İlk duruşmada kırk günlüktü, dedi Meryem. Ben salona giremedim çünkü kucağımda taşıdığım şeyi sana camın arkasından, kelepçeli, o halde gösteremezdim. Hakan, ağlama. Lütfen ağlama, ben de ağlarım.
— Adı? diyebildi Hakan; sesi kırık bir cam gibiydi.
— Nehir.
Hakan’ın gözleri kapandı. Çocukluğunun o sel sabahı, kırmızı montuyla akıntıda sürüklenen küçük kardeşi, rüyalarında yıllardır kendisine doğru akan o su… İnsan en çok kaçtığı şeyin adını kızına koyabilir miydi? Meryem bunu biliyordu. Antakya’daki o son gece, asmanın altında, bir çocuğun suyun adını korkuyla değil sevgiyle anacağına söz vermişti. Hakan akıllıca bir şey bulamadı, yalnızca:
— Çok güzel bir isim, dedi. Geleceğim. Söz.
— Sen her seferinde “önce bir şey”sin Hakan.
— Bu sefer o “bir şey” benim değil, dedi Hakan. Bir adamın hakkını teslim edeceğim ona. Sonra doğruca Ankara’ya, kızımın yanına.
Meryem cevap vermedi. Telefon kapandığında Hakan çay ocağının önünde bir süre öylece oturdu. Çaycı adamın halini görünce bir şey sormadı, sessizce önüne yeni bir bardak koydu.
Balık Deposu
Belen’den Antakya’ya, oradan Samandağ’a ikinci el bir dolmuş ve bir de at arabasıyla ulaştı. Konum Çevlik’te, Titus Tüneli’nin hemen altındaki terk edilmiş bir balıkçı deposunu gösteriyordu. Akşam çökerken Akdeniz kıyısında tuzdan kızarmış bir kapı, kapının önünde de İsmail’in koyu renk arabası vardı. İsmail kapıda bekliyordu. Yüzündeki ifade, cezaevinin camı ardında gördüğü o suçlu, yorgun ifade değildi; bir şeyi sonunda doğrulayabilmiş bir adamın yorgun rahatlığıydı bu.
— Geldin, dedi İsmail. Küstüm sana ama geldin.
— İsmail, ben…
— Konuşma. Önce şunu söyleyeyim: O gün “deli sensin” diyen kardeşime hâlâ kızgın değilim. İçeride yumruk yedin, ben de kapıda hıçkırdım. Neyse. Seni bir yere götüreceğim. Ama sakin ol, ne görürsen göreceksin.
Depoya girdiler. İçerisi nemli, balık ve tuz kokuyordu. Duvara yaslı eski bir fener, fenerin altında bir masa; masanın başında kasketli yaşlı bir adam oturuyordu. Elinde tespih, önünde iki bardak çay vardı. Çaydanlıktan yükselen buhar, Hakan’ın aylardır rüyasında gördüğü o buharla aynıydı.
Hakan olduğu yerde dondu. Dizleri titredi.
— Başkan…
Adam başını kaldırdı. Gülümsemedi ama gözlerindeki o muzip ışık, Hakan’ı ilk günkü gibi tanıdığını söylüyordu.
— Çay soğumadan otur evlat. Zayıflamışsın, kemikli bir hayalete dönmüşsün.
— Cezaevi, dedi Hakan, kendi sesini yabancı bir ses gibi duyarak. Ama sen… sen yoksun. İsmail, bana kayıtlarda yok dedin. Telefon aktif değil dedin. Kameralarda yok dedin…
— Yok, dedi Başkan sakince. Öyle olması için çok uğraştılar.
İsmail Hakan’ın koluna dokunup onu sandalyeye oturttu.
— Bu adamın adı Kâmil Arslan, dedi. Hakan, nüfus kayıtlarına göre kendisi 2009 yılında vefat etmiş.
Hakan ikisine de baktı; sanki biri şaka yapacak, ikisi birden gülecekti. Kimse gülmedi.
Mühür
Başkan tespihini bir an durdurdu.
— Ben mezardaki adam değilim evlat; mezar taşında yalnızca adım yazıyor. Seneler önce, çok eski bir kararla, Teşkilat’ın içinde kâğıt üzerinde olmayan bir daire kuruldu. Adına “Mühür” dediler. İşi tek bir cümleydi: Bu toprağın altındaki şeylerin yabancı elde kalmaması. Kazı başkanı sıfatım, yıllardır taşıdığım bir kılıftı. Kimse bilmesin, bakıp geçsin, “eski bir hoca” desin diye.
— Ama valilik… Güvenlik, sözleşme, kazı ekibi…
— Hepsi vardı, dedi Başkan. Vardı ta ki o gece olana kadar. Güvenlikteki Hıdır bizim adamımızdı. İsmail’e “Başkan diye biri hiç olmadı” dedirten de oydu; çünkü o gece benim kaydım silindiği an ona “unut” emri verildi. Her şey bir gecede çöktü. İçimizde bir kurt vardı.
— Kim? diye fısıldadı Hakan. Gözünün önüne koğuşta “Biz emirlere uyduk” diyen o boş yüz geldi.
— Cevdet, dedi Başkan. Lars’ın arabasını süren adam. Aylardır bana rapor yazıyormuş gibi yapıyordu; aslında Danimarkalılara yazıyordu. Lars’ın arkasında bir vakıf var: Hellig Arv Fonden. “Kutsal Miras Vakfı” demek; adına yakışır büyük bir kapak. Parası ise başka bir cepten çıkıyor. Cevdet benim dosyamı bir gecede sildi, telefon hattımı iptal etti, kamera kayıtlarını değiştirdi. Sen o gece beni görsen de sonradan kimse sana inanmayacaktı.
İsmail araya girdi, sesi sertti:
— Raporu da onlar hazırlattı Hakan. Hastaneye giden doktoru onlar seçti, Cevdet aracılık etti. “Travma sonrası psikoz, şizofreni başlangıcı” yazdırdılar. Çünkü deli adamın ağzından çıkan hiçbir şey tutanak olmaz.
— Peki ilk tahlilde çıkan o açıklanamayan iz?
— Soren vurdu sana, dedi Başkan. Karamağara’dan çıkıyorlardı, sen peşlerindeydin; yakaladılar seni. Ensene bir iğne, birkaç saatlik kayıp. Yeterince hatırlayamayasın, yeterince delirmiş görünesin diye.
Hakan elini ensesine götürdü. Orada o gece duyduğu sızının yeri hâlâ vardı; küçük bir kabarcık gibi.
— Ama ben Titus’ta yığıldım, kimsenin peşinden bir yere girmedim!
— O ilaç hatırlamadığın saatlerin üstüne uydurma bir hatıra bırakır, dedi Başkan. Toprağa yığıldığını sanman, onların yazdığı son satırdı.
— Peki ben o saatlerde ne gördüm?
İsmail çantasından bir telefon çıkardı. Hakan’ın eski telefonuydu bu; savcılık dosyasında delil olarak duruyordu, İsmail bir dilekçeyle geri almıştı.
— Bulundu dediğim şey buydu, dedi. Senin bulut yedeğin. Saat 04.12’de çekilmiş bir fotoğraf var Hakan. Sen o gece Karamağara’ya girmişsin.
Fotoğraf, karanlıkta flaşın bir an aydınlattığı taş bir levhayı gösteriyordu. Levhanın üst kısmına yedi kollu bir şamdan oyulmuştu. Altında eski Yunanca harfler ve yanlarında kırılmış bir köşe vardı. Başkan masaya eğildi, parmağını fotoğrafın üzerinde gezdirdi:
— Lars’ın ekibi o odayı açtı ama aradıkları şey içinde değildi. Ne bulduğunu o saatlerde gördün sen. Levhada üç “göz” yazıyor evlat. İlk ikisi Mağıdle ile St. Pierre; ikisi de boş çıktı, Yusuf’un sahte taşıyla bile alay edecek kadar boş. Üçüncü göz için levha “Kudüs’te mühürlü ağızdan okunur” diyor.
— Yani bir yarısı Kudüs’te, dedi Hakan.
— Tarih okumuşsun, dedi Başkan ve ilk kez içten gülümsedi. Lars’ın elinde yalnızca yarım harita var. O yüzden hâlâ ortalıkta sessizce dolanıyorlar. Ben o yarımı tamamlamadan onlardan önce davranmak zorundayım.
Maltepe
Uzun süre kimse konuşmadı. Dışarıda dalgalar Samandağ kıyısına birer birer vuruyordu. Hakan tespih tanelerinin arasından geçen saniyeleri sayarken sonunda sordu:
— Başkan, beni neden seçtin?
Başkan gözlerini fenerin ışığından ayırmadı.
— Maltepe’de, on altı yaşındaydın. Bir nöbet gecesi kantinin arkasında iki adam gördün; birini tanıdın, birini tanımadın. Not aldın. Aldığın not yanlış masaya düştü ve sen sağlık kuruluna gönderildin. O masada ben vardım Hakan. Seni ayıklatarak korudum. Sağlık kurulu için bir gerekçe lazımdı; nöbet arkadaşın o gece seni kulübenin önünde görünmeyen köpeklerle konuşurken görmüş, tutanak tutmuştu. Ben o tutanağı kullandım. Okuldan atıldın çünkü başka türlü seni de yok ederlerdi. Sonra gözümü hiç ayırmadım.
Hakan’ın yüzü bembeyaz kesildi. Sandalyesini geri iterek ayağa kalktı:
— Hayatımı çaldın.
— Evet, dedi Başkan. Hiçbir savunmaya sığınmadı. Babanın yüzüne bakamamanı, Konya’yı, o ağır yılları, hepsini benim kararım yarattı. Telafi edemem. Edebileceğimi de söylemeyeceğim.
Hakan bir süre konuşamadı. Sonra sesini zorla bularak sordu:
— O iki adam kimdi?
— Notunda isim yoktu, dedi Başkan. “Kantinin astsubayı ve tanımadığım bir yabancı” yazmıştın. Astsubayın yüzünü biliyordun, adını bilmiyordun. O yıl o okulda üç kantin astsubayı değişti; hangisi olduğunu yıllarca bulamadım.
Hakan’ın gözünün önüne bir rakı masası geldi: Danimarkalıların arasında çay bardağı tutan, “Ben de senin gibi çaycıyım” diyen, sırtı dimdik bir adam. O gece yerine oturtamadığı yüz şimdi bütün netliğiyle karşısındaydı.
— Cevdet, dedi. Kendi sesi ona yabancı geldi. Kantinin arkasındaki adam Cevdet’ti.
Başkan’ın tespihi elinde durdu. Uzun bir süre fenerin ışığına baktı.
— Demek on yıl aradığım adam yanı başımdaymış, dedi sonunda. Benim dosyamı silen el, senin notunu yanlış masaya düşüren eldi. Şizofreni raporunun neden bu kadar kolay yazıldığını da şimdi anlıyorum. Cevdet senin Maltepe dosyanı biliyordu. Köpekleri de.
— Ya öbürü?
— Onu bilmiyorum. Yüzünü yalnızca sen gördün evlat. Bir gün yine göreceksin; o gün tanı.
İsmail ikisinin arasında kalmış gibi bakıyordu. Sessizliği yine kendisi bozdu:
— Hakan, dosyayı kapatabiliriz. Rapor iptali için dava açabilirim. Hükmün yeniden görülmesini isteriz, seni aklarız.
— Açma, dedi Başkan; sesinde ilk kez bir emir tonu vardı. Evlat, bu rapor şu an seni korumanın en iyi yolu. Lars’ın adamları “deli Hakan”ı tehdit saymıyor. Sen delisin diye cezanın en hafifini sen aldın, sen delisin diye kimse seni dinlemiyor. İstemiyorsan sorun yok, kendi yoluna git. Ben seni zorlamayacağım. Ama senden istediğim şey, bir süre daha “hasta” kalman.
Hakan uzun uzun düşündü. İçinde bir soru büyüyordu: Bir insan ülkesi için en kıymetli şeyini feda ederse, dünya ona ne borçlanırdı?
— Madalya vermezsiniz, dedi Hakan acı bir gülümsemeyle.
— Madalya hazır, dedi Başkan. Kadife bir kutuda, bir çekmecede duruyor. Takılmayacak. Kayıtlarda senin adın yok, benim adım yok. Bir gün sana teşekkür edecek biri olursa o da bu odada olmayacak.
Hakan elini masaya koydu. Parmaklarının altında bir sıcaklık hissetti; Başkan’ın eli onun elinin üstüne gelmişti. Ona bakınca bunun rüyalarındaki hayaletin değil, hayatta kalmış bir adamın eli olduğunu anladı.
— Önce kızımı göreceğim, dedi Hakan. Nehir adını koymuşlar. Sonra gelirim.
— Git evlat, dedi Başkan. Ama bu iş bir kapı. Bir kez girince arkandan kapanır.
Hakan kapıdan çıkarken Titus Tüneli’nin gölgesinde Akdeniz’in köpüklerini seyretti. Zihninde artık tek bir kelime yankılanıyordu. Bu kez kort değildi, hellig de değildi. Nehir.
BÖLÜM 7
Şam’dan Kudüs’e
Nehir yürümeyi öğrendiği yıl Ankara’da kar erken yağdı. Hakan o küçük ayakların halıdan parkeye, parkeden kendi dizlerine koşuşunu bir hazine gibi izlemişti. Meryem’le sade bir nikâh kıymışlardı; Yusuf bir köşede saatlerce alkış tutmuş, Hamza yeğenini kucağından bırakmamıştı. Babası bile kapıdaki küçük kıza bakınca tek kelime etmemiş, bıyıklarının altından gülümsemişti.
Hakan’ın resmî hayatı sıradandı. Bir üniversitenin tarih bölümünde sözleşmeli araştırma görevlisiydi; şizofreni raporu ise hakkındaki en gizli kâğıt olarak bir çekmecede duruyordu. İsmail’in itirazlarına rağmen o dosyayı açtırmamış, Başkan’ın dediği gibi susmuştu. Mette Danimarka’dan arada bir kısa mektuplar gönderiyordu. Selçuk Bey bir üniversitede profesör olmuş, Hakan’ı ara sıra sessizce arayıp “Hâlâ ayaktayız,” diyordu. Lars’ın ekibi yurt dışına çıkış yasağını delip Danimarka’ya dönmüştü; Hellig Arv Fonden adını değiştirmiş, kimseye hesap vermeyen yeni bir isimle yeniden ortaya çıkmıştı.
Bir gün Başkan Ankara’ya kendi ayağıyla geldi. Kasketini çıkarmadan Meryem’in salonuna girdi, Nehir’in başını okşadı, sonra Hakan’a baktı:
— Kapı çaldı evlat.
O gece Hakan, Meryem’e sırtını dönüp uyumadan yattı. Sabaha karşı kalkıp yalan söyleyeceğini biliyordu ve bu yalanı söylerken kendinden nefret edecekti. Meryem mutfakta çay demliyordu. Hakan kapıya yaslanıp mümkün olduğunca sakin konuştu:
— Konya’ya gideceğim. Hocamın eski kitapları var, birkaç gün sürer.
Meryem çaydanlığın kapağını kapatırken gülümsedi. Kampüsteki çınarın altında, ilk günlerde birbirlerine söyledikleri yalanları anımsadığı belliydi.
— Konya’ya mı? Beni de götür o zaman, ben de bir “Ankaralı” olarak şehri gezeyim.
Hakan’ın yüzü düşünce Meryem gülmeyi bıraktı.
— Hakan. Ben sana inanmıyorum, biliyorsun. Ama dönersen yine de inanmış gibi yapacağım.
Hakan o cümleyle ömrünün en ağır sınavını verdi; sarılmak istedi, yapamadı. Kapıyı çekerken Nehir’in odasından yarı uykulu bir ses duydu: “Baba!” Dönüp bakmadı. Bir daha dönemeyeceğinden korkuyordu.
Savaşın İçinden
Yayladağı’ndan geçerek sınırı aştılar. Başkan bu yolu bir şehir haritası gibi ezbere biliyordu: üç ayrı kontrol noktası, üç ayrı yalan, her birinde bir başka isim. Hakan kendi adıyla ama başka bir gerekçeyle yolculuk ediyordu: tarih doktorası öğrencisi. Başkan ise sıradan bir emekli öğretmendi, Ali Rıza. Sahil yolu boyunca yanmış köyler, çocukların elinde taşıdığı su bidonları, yol kenarında yarım kalmış bir düğün sofrası vardı. Hakan çocukken Asi’nin taşan suyunda gördüğü o çaresiz bakışları burada yüzlerce gözde yeniden gördü.
— Bu manzaraya alışılmaz, dedi Hakan.
— Alışırsan zaten bırakmalısın, dedi Başkan. Bugün gördüklerini kalbinde taşı ama kalbini körleştirme.
Şam’a vardıklarında şehir sessiz ve tehlikeli bir güzelliğe bürünmüştü. Emevi Camii’nin avlusunda beyaz mermerler güneşte göz kamaştırıyordu. Başkan, Hakan’ı Hz. Yahya’nın makamının önüne götürdü. Pencerenin ardındaki yeşil ışıklı sandukaya bakıp fısıldadı:
— Burada Yahya’nın başı yatıyor derler. Antakya’da Neccar’ın başı, Şam’da Yahya’nın başı. İkisi de kendi halkına doğruyu söylediği için ses olmuş adamlar. Kudüs’te ise Mabed’in taşları yıkıldı ama hatırası yıkılmadı.
— Neden bu kadar baş, Başkan?
— Çünkü bu toprakların kutsallarını bir sandıkta değil, hep birinin cesaretinde buldular, dedi Başkan. Sen bir gün bunu anlayacaksın.
Şam’dan Dera yönünde bir kaçakçı yoluyla Ürdün’e geçtiler; Amman’dan bir minibüs, Kral Hüseyin Köprüsü, bir de uzun ve titiz bir sorguyla Kudüs’e girdiler. Hakan Türk pasaportuyla kısa bir sorgudan sonra içeri alınınca şaşırdı. Başkan gülümsedi:
— Turist olmak en iyi kamuflajdır. Tarih bilen turist ise tehlikeli bir turisttir.
Taşların Şehri
Kudüs’te, Eski Şehir’in dar sokaklarında Hakan Antakya’yı hatırladı. Aynı taş, aynı çan, aynı ezan; ama burada her taşın üzerinde bin bir şeyin ağırlığı vardı. Ermeni Mahallesi’nde sessiz bir manastır avlusuna girdiler. Kapıda Başkan’ın eski bir dostu, yaşlı Peder Krikor onları bekliyordu. Elleri titreyen, gözleri taş kadar sakin bir adamdı.
— Kâmil, canım, dedi Peder, Başkan’a sarılarak. On yıl oldu. Sanırdım bir daha görmeyeceğim seni.
— Ben de, dedi Başkan. Ama dünya küçük, Peder.
Manastırın kütüphanesi ahşap raflar ve toz kokusuyla doluydu. Peder Krikor en alt rafta bir kilit açıp sararmış deri ciltli bir kitap çıkardı:
— Antakya Kodeksi, dedi. Beşinci yüzyılda Antiochialı bir rahip yazmış. İçinde bir bölüm var ki yüzyıllardır yalnızca birkaç kişi okudu.
Hakan eski Yunancayı hâlâ iyi bilmiyordu ama Peder satırları yavaş yavaş Türkçeye çevirdi. Kodeks önce çok daha eski bir zamandan, Babil ordularının Kudüs’ü kuşattığı günlerden söz ediyordu. Peygamber Yeremya, Mabed yıkılmadan önce en kutsal odadaki sandığı gizlice çıkartıp Nebo Dağı’nda bir mağaraya saklamış, mağaranın ağzını mühürletmişti. Yerini yalnızca bir kâhin ailesi, babadan oğula fısıldanan bir sırla biliyordu. Yüzyıllar sonra Antiochos Epifanes Kudüs’ü yağmalayıp Mabed’i kirletince o aile sandığı mağaradan çıkarmış ve onu kimsenin aramayacağı yere, zulmün kendi başkentine, Antiochia’ya kaçırmıştı. “Aslanın inine saklanan kuzuyu kimse aramaz,” diye yazmıştı rahip. Kodeks bu sandığı hep aynı adla anıyordu: “mühürlü sandık.” Sonra o sandık ilk inananların elinden ele geçmiş, Neccar’ın ardından açılan mabedin altında gizlenmişti. Peder parmağını son satıra koydu:
— Üçüncü göz, mabedin ayağında, baş durduğunda yeryüzüne ilk düşen gözyaşının altındadır.
Hakan’ın aklına Meryem’le ilk gün Habib-i Neccar’ın alt katında durdukları an geldi: kesilen başın yuvarlandığı yer, onun durduğu taş.
— Neccar’ın başının durduğu taş, dedi neredeyse kendi kendine. Alt kattaki türbe. Sandığın yeri orası.
Peder Krikor kodeksi kapattı. Avucunu kapağın üstüne koydu; bir kitabı değil, bir yarayı kapatır gibi.
— Rahip ona hiçbir yerde adıyla seslenmemiş evlat. Hep “mühürlü sandık” demiş. Ama ne olduğunu bu kütüphanede bilmeyen yok. Akasya ağacından, içi dışı altınla kaplı, kapağında iki kerubun kanat gerdiği sandık. Musa’nın taş levhalarını taşıyan sandık. Ahit Sandığı.
Hakan’ın sırtından bir ürperti geçti. Yıllarca Lars’ın ekibinin peşinden neyi aradıklarını bilmeden koşmuştu. Cevdet’in ağzından kaçan o “Hellig” kelimesinin artık bir adı vardı.
— Ama neden Antakya? dedi. Kudüs’ün kutsalı neden bizim şehrimize gelsin?
— Çünkü Antakya o zulmün yalnızca başkenti değil, şehitlerinin de şehriydi, dedi Peder. Antiochos’un önünde inancından dönmeyen yedi kardeşle annelerini bilir misin? Makabi şehitleri. Derler ki onların kemikleri yüzyıllarca Antakya’da, Yahudi mahallesinin ortasındaki bir mabette ziyaret edildi; önce Yahudiler, sonra Hristiyanlar ziyaret etti. Sandığı getirenler onu kendi şehitlerinin yattığı şehre emanet etmişler. Dirilerin unuttuğunu ölüler hatırlasın diye.
Sonra sesini alçalttı:
— Bir şey daha. Kitaplarımızda Uzza diye bir adam vardır. Davut’un zamanında sandık bir arabayla taşınırken öküzler sendelemiş, sandık düşecek gibi olmuş. Uzza iyi niyetle elini uzatıp tutmuş ve oracıkta ölmüş. Kötü bir adam değildi. Yalnızca dokunmaması gereken bir şeye dokundu. O sandığı koruyan, ona el sürmeyendir evlat. Sakın unutma.
Hakan bir şey demedi. Birkaç saat sonra Sela’nın karşısında söyleyeceği cümlenin tohumu o an atılmıştı.
Başkan başını salladı:
— Bu cümleyi kâğıda geçirmeyeceğiz evlat. Kâğıt kaybolur, kopyalanır, çalınır. Sen bu cümleyi aklına yazacaksın. Hafızan seni ya yanıltacak ya da bu sefer kurtaracak.
Hakan gözlerini kapatıp kodeksin kenarında beliren o cümleyi on kez, yüz kez kafasında yineledi. Gece boyunca Kudüs’ün çanları ve ezanları arasında, yazılı hiçbir şeyi yanında götürmeden, yalnızca bir cümleyi taşıyan bir adam oldu.
Sela
Sabaha karşı kütüphanenin kapısı gıcırdadı. İçeri üç adam girdi. Ortadaki iri yarı, kır saçlı, kırk beşini geçmiş ama yürüyüşü hâlâ askerî bir adamdı. Kaşları çatık, sesi sakin ve düzgündü.
— Peder Krikor, dedi adam İngilizce. Yine de dostlarımı beklettiniz.
— Albay Sela, dedi Peder. Sesi titremedi. Buraya silahlı gelmek yasaktır. Siz de bunu biliyorsunuz.
— Silahsız geldik Peder. Sadece konuşmaya.
Başkan Hakan’ın koluna dokunup fısıldadı:
— Avner Sela. Emekli albay. Resmî bir görevi yok artık ama bir fikri var: Şomrey Aron, “Sandık Muhafızları.” Kendi devleti bile onu bir gözünü kısarak izler, çünkü bu işi bir devlet olarak değil, bir takıntı olarak yürütüyor. Lars’ın arkasındaki para onun. Bu adamın yaptığı bir milletin değil, bir adamın işidir. Bunu hep aklında tut.
Sela masaya yaklaşıp Hakan’a baktı. Soğuk, ölçülü bir bakıştı bu.
Hakan adamın yüzüne bakarken içinde bir şey kıpırdadı. Bu çatık kaşları, bu sakin ve düzgün sesi bir yerden biliyordu. Aklına bir koku geldi: yağmur, ıslak beton, kantinin arkasındaki sigara dumanı… Görüntü yerine oturmadan kayboldu.
— Türk müsünüz? Bir tarihçiye benziyorsunuz. Siz bu kütüphanede ne arıyorsunuz?
— Okuyoruz, dedi Hakan İngilizce. Buraya gelenler genelde bunu yapar.
— Okumak. Sela gülümsedi. Mabed’in taşlarını da okuyor muydunuz? Bir sandığın sizin toprağınızda gömülü olduğunu biliyor musunuz?
— Bildiğimi söylemedim, dedi Hakan. Ama bir şeyi biliyorum albay: Bir şeyin kutsal olması, onu eline geçirmeyi hak ettirmez.
Sela’nın gözleri hafifçe kısıldı. Odanın sessizliği birkaç saniye bir bıçağın ucunda durdu.
— Siz benim neyi savunduğumu bilmiyorsunuz, dedi Sela alçak bir sesle. O sandık, bir halkın yüzyıllardır özlediği şey. Biz onu sahiplerine, bir mabede, kendi yerine teslim etmek istiyoruz.
— Mabedin sahibi taş mı? diye sordu Hakan. Kaç yüzyıldır bir sandığı arıyorsunuz, hiç düşündünüz mü onun sizi aradığını? Sizi nereye götüreceğini?
— Siz dinlediğinizi sanıyorsunuz ama anlamıyorsunuz, dedi Sela. Sesini yükseltmedi. Bakın Türk bilgesi, Mağıdle’deki o sahte taş… Bir Osmanlıca kitabe hazırlamışsınız, değil mi? O küçük şakanız yüzünden Lars’ın ekibi iki ay boş kazdı. İyi şaka. Ama ben şaka sevmem.
Hakan, Yusuf’un sahte kitabesinin dünya çapında bir komplo ağını sessizce bozduğunu anlayıp içinden gülmek istedi. Yüzünü ciddi tuttu:
— Belki de o şaka yüzlerce kazıdan daha dürüsttü albay. En azından insanlara kapılarının önünü süpürmeyi öğretti.
— Sizinle dalga geçecek vaktim yok.
— Dalga geçmiyorum, dedi Hakan. Size bir şey söyleyeyim: Kutsal bir şeye sahip olmak istersen onu kaybedersin. Kutsal olan sahip olunmaz, korunur. Koruyan da onu sahiplenen değil, ona dokunmayandır.
Sela’nın çenesi kasıldı. Ardındaki iki adam bir adım yaklaşınca Peder Krikor’un sesi, bir dua gibi ama bir emir gibi yankılandı:
— Bu avluda kan dökülmez. Bu kütüphanede kavga olmaz. Çıkın.
Sela bir an Peder’e, sonra Hakan’a baktı. Sonra başını eğdi; bir selam gibi, bir tehdit gibi.
— Antakya’da görüşürüz tarihçi.
Kapı kapandığında Hakan’ın elleri titriyordu. Başkan onu omzundan tuttu:
— Bu adam bir gün gelecek Hakan. Yıllar geçse bile. Çünkü o da bir cümleyi hafızasında taşıyor, belki tam olmasa da.
Merdiven Başında
Kütüphaneden çıkarken merdiven başında genç bir kadın Hakan’a yaklaştı. Esmer, gözlüklüydü, elinde sararmış bir defter taşıyordu. Sesi alçaktı, Türkçesi kırık dökük ama anlaşılırdı:
— Siz Sela’yla konuşan adamsınız. Benim adım Noa Levi. İsrail Eski Eserler Kurumu’nda çalışıyorum.
Hakan tedirgin bir bakışla Başkan’a baktı. Noa devam etti:
— Ben o adamı tanıyorum. Üç yıl önce Celile’de bir kazıda onunla çalıştım. Vazgeçtiğim için ayrıldım. Sela bir şeyi çok istiyor ve bu istek onun gözlerini köreltiyor. Ama ülkem, bizim insanlarımız onun işlerine ortak değil. Bunu bilin. Eğer bir gün bir şey olursa bunun bir halkın, bir devletin değil, bir adamın takıntısı olduğunu hatırlayın.
— Neden bana söylüyorsunuz? diye sordu Hakan.
— Çünkü sizin gibi birini tarihin yanlış tarafında görmek istemem, dedi Noa. Defterinden bir sayfa kopardı, üzerine bir numara yazdı, Hakan’ın avucuna bıraktı. Gerekirse ararsınız.
Noa’nın arkasından bakan Başkan usulca başını salladı:
— Bu kadını unutma evlat. Dünyanın her yerinde bir adamın deliliğine ortak olmayan insanlar var. İşte onlar “kutsal”ın gerçek muhafızları.
Hakan Kudüs’ün sabah ezanıyla çanları arasında, bir gece önce ezberlediği cümleyi bir daha mırıldandı: Üçüncü göz, mabedin ayağında… Sonra yüzünü Ankara’da onu bekleyen o küçük odaya, uyuyan bir çocuğun yastığına çevirdi.
Sandığın yeri artık bir adamın hafızasındaydı. O hafıza bir gün gelecek ve sınanacaktı.
BÖLÜM 8
6 Şubat
Yıllar, bir nehrin kıyıdaki taşları yuvarlaması gibi geçti. Hakan sekiz yıl boyunca iki hayat yaşadı: biri Hatay Arkeoloji Müzesi’nin sözleşmeli araştırmacısı olarak maaş bordrosuna yazılan, öbürü hiçbir deftere geçmeyen. Başkan onu “Mühür”ün Antakya gözü yapmıştı. Hakan’ın tek görevi vardı: Habib-i Neccar’ın çevresinde, Antakya’nın eski çarşısında, Atçana’da, Mağıdle’de hiçbir şeyin kazılmamasını, yabancı hiçbir elin toprağa dokunmamasını sağlamak. Kazmayı değil, kazmanın gölgesini kovalamaya benziyordu bu iş.
Meryem’le evliliği bu sessiz nöbetin ilk kurbanı oldu. Konya’ya gidişler, “hocamın kitapları” yalanları, gece yarısı gelen telefonlar, cebindeki iki ayrı hat… Bir de geceler. Hiçbir sofrada kadeh kaldırmamış, Danimarkalılara rakıyı kendi eliyle dağıtıp kendi bardağına çay koyan adam, uyuyamadığı gecelerde mutfakta tek başına içmeye başlamıştı. Önce bir kadeh, uyuyabilmek için. Sonra yarım şişe, unutabilmek için. Sabahları ağzında nane şekeri, cebindeki ikinci hat gibi ikinci bir sır. Meryem bir gün mutfakta kupayı tezgâha bırakıp dümdüz baktı:
— Ben bir adamla evlenmiştim Hakan. Önce Konyalı, sonra hocamın kitapları… Olmaz. Ben seni sevdim, yalanını değil. Bir de o şişeler. Yalanını saklıyorsun ama şişeyi saklayamıyorsun; balkonda, çöpte, çamaşır sepetinin dibinde… Bir cümleyle doğruyu söyle bana: Nereye gidiyorsun?
— Söyleyemem, demişti Hakan. Çünkü söylersem seni de bu işe sokarım.
— İşte o yüzden olmuyor, demişti Meryem. Beni korumak için bana yalan söylüyorsun. Ben korunmak istemiyorum, yanında olmak istiyorum.
Boşanma bir sabah, sakin bir imzayla bitti. Kimse bağırmadı, kimse suçlamadı. Meryem Ankara’da kaldı, Nehir’le birlikte. Hakan Antakya’ya taşındı. Asi kıyısında yeni yapılmış dokuz katlı bir sitenin en üst katında küçük bir daire tuttu; pencereden Habib-i Neccar Dağı’nın silueti görünüyordu. Nehir’i her yarıyıl tatilinde, yaz tatilinde ve bir de ayda bir hafta sonu yanına alırdı. Küçük kız Antakya’yı çok severdi, çünkü bu şehirde babası hiç Konya’ya gitmezdi.
Asi kıyısındaki dairede şişeler çoğaldı. Hakan işini aksatmadı, kimse onu sokakta sarhoş görmedi; ama geceleri balkonda, Neccar Dağı’nın karanlık siluetine bakarak içti. Tek bir kuralı vardı: Nehir’in geldiği günler o evde tek bir şişe açılmazdı. Kız gelmeden bir gün önce rakıyı mutfağın üst dolabına kaldırır, kız gidince indirirdi. Boşandığından beri kendine verdiği tek sözdü bu ve bir kez bile bozmamıştı.
Yusuf aynı yıllarda hayalini kurduğu rozete kavuşmuştu. Polis olmuş, atamasını Hatay’a yaptırmış, bir ağabeyin sessiz gölgesi gibi onu uzaktan kollayıp durmuştu. Hamza torunlarla, İsmail ise Antakya’nın tanınmış avukatlarından biri olmanın telaşıyla meşguldü. Başkan çoğu zaman yoktu; haftalarca ortadan kaybolur, sonra bir gün çay ocağının önünde, kasketiyle, aynı sakinlikle belirirdi.
Bir Cumartesi
Şubat’ın ilk hafta sonuydu. Okullar pazartesi açılıyordu; Meryem, Nehir’in ilk günde geç kalmasına göz yummuştu, çünkü kız pazartesi sabahı ilk uçakla dönecekti. Nehir cumartesi sabahı Ankara’dan uçakla geldi. Sırtında kırmızı bir mont, elinde bir kitap vardı. Sekiz yaşındaydı ve gözleri Meryem’in gözleriydi.
— Baba, bu sefer taşları görmeye gideceğiz değil mi? dedi uçaktan inerken. Geçen sefer “Neccar’ın başı” demiştin.
— Gideceğiz Nehir’im.
Habib-i Neccar Camii’ne öğleden sonra gittiler. Hakan kızının elini tutarak alt kata indi. Kıvrılan taş merdivenden inerken Nehir fısıldadı:
— Burası serin.
Hakan, Neccar’ın başının durduğu söylenen taşın önünde durdu. O taşın altında yüzyıllardır eski bir cümlenin neyi sakladığını biliyordu ama kızı bilemezdi.
— Bu taşa kim dokunmuş baba?
— Çok eski bir adam, bir gün şehrinin insanlarına doğruyu söylediği için. Ona dokunmak yetmez Nehir’im, onu hatırlamak gerekir.
Nehir küçük avucunu taşın üstüne koydu. Gözlerini kapattı.
— Sıcak, dedi. Baba, bu taş sıcak.
Hakan kızına bakarken birden içinde anlamlandıramadığı bir korku hissetti; sanki yıllardır sakladığı bütün hikâye bir taşın içinde atıyordu. Kızı yanına çekip alnına bir öpücük kondurdu.
Akşam yemeğini Uzun Çarşı’da yediler. Kız künefeyi bitirdiğinde şekerli parmağını Hakan’ın montuna sürdü; Hakan gülerek onu azarladı. Pazar günü Hamza’nın evine gittiler, yeğenler bir arada kıkırdadı. Akşam Başkan aradı. Hakan balkona çıktı.
— Neredesin? diye sordu Hakan.
— Şam’dayım, dedi Başkan; hattın cızırtısı arasında sesi güçlükle geliyordu. Dört gündür bir adamı bekliyorum, Sela’nın Halep’teki parasını yöneten bir adam. Konuşmaya yanaşmıyor ama bir iki gün içinde… Hakan, bu hafta dikkatli ol. Sela’nın bazı adamları Kudüs’ten çıkmış, nereye gittiklerini bilmiyorum.
— Ben buradayım. Nehir de yanımda. Merak etme Başkan, taş yerinde.
— Taşın yerinde olması yetmez evlat, dedi Başkan. Taşı kimin koruduğu da önemli. Yarın sabah arayacağım.
Hakan telefonu kapattı. Nehir odadan seslendi:
— Baba, yarın erken kalkacağız değil mi? Uçak altı kırkta.
— Erken kızım. Hadi yat.
Kız yattıktan sonra Hakan mutfağa geçti. Alışkanlıkla üst dolabı açtı. Rakı şişesi, cuma akşamı kaldırdığı yerde duruyordu; kapağının bandı bozulmamış, yeni alınmış bir şişe. Eline aldı. Camın serinliği avucuna yayıldı. Başkan’ın sesi hâlâ kulağındaydı: Bu hafta dikkatli ol. Bir kadeh, dedi içinden. Yalnızca uyuyabilmek için.
Sonra kızının odasından hafif bir hışırtı geldi; Nehir yatakta dönmüş, kitabı yere kaymıştı. Hakan şişeyi açmadan yerine koydu, dolabın kapağını sessizce kapattı. O gece de sözünü bozmadı. Şişenin mührü sağlam kaldı.
Bir bardak su içip yattı. Saat on biri geçiyordu.
04.17
Dokuzuncu kattaki yatak odasında Hakan, uykusunun en derin yerinde bir uğultuyla uyandı. Önce tren geçtiğini sandı; Antakya’da tren yoktu. Sonra yatağı sallayanın duvarlar, tavan, bütün bina olduğunu anladı. Dünya kendi etrafında dönmeyi bırakmış, ayağının altında bir hayvan gibi çırpınıyordu.
— Nehir!
Yatağından fırladı. Koridora çıktığı anda duvarlar ona doğru eğilmeye başlamıştı. Nehir’in odasının kapısına bir adım kala zemin çekildi; taşın, betonun, camın tek bir çığlıkta birleştiği o korkunç gürültü her şeyi yuttu. Hakan kendini bir an havada hissetti. Sonra yüzüne tuğla tozu, ağzına demir tadı doldu.
Ne kadar baygın kaldığını bilmiyordu. Gözlerini açtığında karanlıktı ama mutlak değil, yarım yamalak bir karanlık. Üstünde bir beton kiriş, bacağında dayanılmaz bir ağırlık, göğsünde keskin bir acı vardı. Nefes aldıkça her kaburgası ayrı ayrı bağırıyordu. Sol bacağını kıpırdatmaya çalıştı; hiçbir şey olmadı.
— Nehir, dedi. Sesi ağzında bir çakıl gibiydi.
Sessizlik.
— Nehir’im… Baba burada. Duyuyor musun?
Bir süre yalnızca toz damlıyordu. Sonra çok yakınlardan, belki üç metre ötesinden, küçük bir ses geldi:
— Baba?
Hakan’ın boğazına bir yumru oturdu.
— Buradayım kızım. Neredesin, bir yerin acıyor mu?
— Dolabın altındayım. Karanlık. Montum var. Üşüyorum.
— Montun var, iyi. Üşümeyeceksin, bak baba seninle konuşacak. Hep konuşacağız. Tamam mı?
— Tamam.
Ne zaman başladığını bilmeden konuşmaya başladı Hakan. Ona Antakya’yı anlattı, Neccar’ı anlattı, Mağıdle’deki sahte taşı, Yusuf amcasının inceden inceye eskittiği o yazıyı anlattı: Mağıdleli teyzeniz Meryem. Annesinin adıydı bu. Kız arada sustu, sonra “Devam et baba,” dedi. Hakan dili tutulana kadar devam etti.
Saatler mi geçti, saniyeler mi? Uzaktan sesler geliyordu: kadınların çığlıkları, bir çocuğun ağlaması, bir arabanın alarmı… Hakan bu seslerin hepsinin içinde yalnızca bir sesi arıyordu.
— Nehir?
— Baba? Ses daha cılız, daha uzaktı. Annemi çok özledim.
— Sen annene kavuşacaksın. Söz veriyorum. Hatırlıyor musun, o sabah uçağa yetişecektik? Yetişeceğiz.
— Tamam baba.
— Nehir? Ne var elinde?
Cevap gelmedi.
— Nehir’im?
Bir süre sonra küçük bir tıkırtı duydu: bir, iki, üç; sonra yine sessizlik. Tıkırtının geldiği yöne bağırdı; kimsenin duymadığı bir yerde bir çocuğun adını yeniden yeniden söyledi. Sesi yırtılana kadar.
Ağlamak istedi. Gözleri toz doluydu, tek damla gelmedi.
Şam
Aynı sabah Şam’da, Salihiye’deki küçük bir pansiyonda Kâmil Arslan yatağın sallanmasıyla gözlerini açtı. Şehir yalnızca hafifçe titremişti ama o hafif titreme uzak bir yerin büyük acısını haber veriyordu. Pencereden baktığında sokaktaki insanların çocuklarını kucaklayıp dışarı çıktığını gördü.
Kasketini taktı. Telefonu eline aldı, Hakan’ı aradı. Çaldı, çaldı; açan olmadı. Yusuf’u aradı; Yusuf’un hattı da yoktu. Üç, beş, on kez aradı. Haberler gelmeye başladığında televizyonda Antakya’nın o tanıdık silüetinin toz bulutu arasında kaybolduğunu gördü. Uzun yıllardır ilk kez gözleri ıslandı.
Pansiyonun sahibi, yaşlı bir Şamlı kadın, kapıya geldi:
— Sizin oraların haberi var mı?
— Var, dedi Başkan. Çok kötü.
Sonra çantasını açıp içinden bir uydu telefonu çıkardı. Hiç aramadığı bir numarayı tuşladı:
— Mühür’den Kâmil. Hat bende, şu an Şam’dayım. Beni sınıra götürecek bir araç lazım. Hemen.
Altmış Beş Saat
Antakya’da zaman bir enkazın içinde başka akıyordu. Hakan saatlerin geçişini sesleri sayarak ölçüyordu. İlk saatlerde çocuklar vardı, sonra yalnızca sessizlik. İkinci gün yukarıdan bir yerlerden yankılanan kazma seslerini duydu. Sonra bir köpeğin havlaması: kalın, boğuk, üç kez. Hakan karanlıkta gözlerini açtı. Titus’taki o gece gibiydi. Karabaş’la Akbaş mı gelmişti, yoksa gerçek bir köpek mi, bilemedi. Sonra yine hiçbir şey.
Üçüncü gün küçük bir delikten ışık sızdığında dilinin ucuna bir damla su düştü. Bir ses, yabancı ama tanıdık:
— Abi! Abi, orada mısın? Hakan abi!
— Yusuf… Hakan’ın sesi yok denecek kadar kısıktı.
— Dayan abi, geldik. Dayan kardeşim, geldik.
İlk eller, tozlu, parçalanmış parmaklar, kirişi yavaşça kaldırdı. Yusuf’un yüzü toz, yağmur ve gözyaşından tanınmaz haldeydi; üstündeki polis montu yırtılmış, kaşı kanıyordu. Yanında komşular, yabancı eller, bir gönüllü kurtarma ekibi vardı.
Hakan sedyeye alınırken Yusuf’un koluna yapıştı:
— Nehir… Nehir’i…
Yusuf’un yüzü bir anda değişti. Gözlerini kaçırdı ama bu, Hakan’ın tanıdığı o suçlu kaçış değildi. Çaresiz bir kaçıştı.
— Abi, kızın yanında değildi.
— Ne demek yanında değildi? O odadaydı. Dolabın altında. Konuşuyorduk, tıkırtı duyuyordum…
— Abi, ben ekiplerle girdim. Dolap vardı. Bir mont vardı. Kırmızı mont. Yusuf’un sesi çatladı. Ama Nehir yoktu abi.
Hakan o an hiçbir şey söyleyemedi. Sedyenin üstünden yağmurlu gökyüzüne baktı. Sel sabahında akıntıda gördüğü kırmızı montu bir kez daha görmüştü; bu sefer montun içinde kimse yoktu.
— Ara, dedi dişlerinin arasından. Ara Yusuf. Bulana kadar ara.
— Arıyoruz abi. Bütün ekipler orada. Söz.
Sahra hastanesinin çadırında, serumun altında, bacağı çelik bir çerçevenin içinde uyandı. Doktor “Pelvis kırığı, ezilme yaralanması, birkaç kaburga,” dedi; Hakan duymadı. Kulağında yalnızca küçük bir tıkırtı vardı: bir, iki, üç; sonra sessizlik.
Çadırın perdesi bir anda açıldı. Meryem’di. Saçları toz içinde, ellerinde enkaz taşlarının açtığı yaralar, kolunun altında Yusuf’un dolabın altından çıkardığı kırmızı mont. Hakan’ı görünce bir an durdu; sonra sesi, çadırın naylon duvarlarını titreten bir feryada dönüştü:
— Kızımı benden çaldın! Nehir’im nerede? Nerede Hakan?
Bir hemşire koştu, iki gönüllü Meryem’i kollarından tuttu. Meryem onları itip Hakan’ın yatağının demirine yapıştı.
— Sana emanet ettim! İki gece, yalnızca iki gece… Yine içtin, değil mi? Yine o şişeye sarıldın, uyanamadın, onu tutamadın!
— İçmedim, dedi Hakan. Sesi ağzından bir taş gibi düştü. Meryem, o gece içmedim.
— Sana nasıl inanayım? Sekiz yıldır sana nasıl inanayım?
Hakan cevap veremedi. Meryem montu göğsüne bastırıp yatağın ayakucuna çöktü. Ağlaması artık bir çığlıktan çok bir hırıltıya benziyordu. Hakan ona elini uzatmak istedi; bacağındaki çelik çerçeve izin vermedi. Aralarında yine üç metre vardı.
Yusuf akşam çadıra girdi. Yüzü yıkanmıştı ama gözleri hâlâ kıpkırmızıydı.
— Meryem yenge pazartesi öğleden beri burada, dedi. Sitenin enkazından bir an ayrılmadı. Sözlerine bakma abi. Annedir.
— Tamam.
— Bir şey daha var abi. Yusuf yutkundu. Habib-i Neccar’ın minaresi yıkıldı. Cami hasar gördü, alt kat çatlamış. Bölgeyi kapattık. Ama tuhaf bir şey var: Dün gece kurtarma ekiplerinin arasına yeni bir grup katıldı. “Uluslararası gönüllü” diyorlar. Hepsi aynı yöne, çarşıya, camiye doğru gidiyor.
Hakan’ın gözleri çadırın kumaş tavanından Yusuf’un yüzüne döndü. Parmakları çarşafı kavradı.
— Yusuf. Başkan’a haber ver.
— Verdim abi. Dün gece uydu hattından ulaştı bana. Sınıra doğru yola çıkmış.
— Gelsin. Bu iş bir enkaz başında bitmeyecek.
BÖLÜM 9
Kisve
Başkan perşembe akşamı Cilvegözü’ndeki yardım konvoyunun son kamyonunda Hatay’a girdi. Kasketi tozdan grileşmişti, gözleri uykusuzluktan çökmüştü ama yürüyüşü hâlâ dimdikti. Yusuf onu sınırda bekliyordu; tek kelime etmeden sarıldılar. Sonra doğruca sahra hastanesine, Hakan’ın yattığı çadıra geçtiler.
Çadırın ışığı loştu. Hakan bacağındaki çelik çerçevenin ağırlığıyla yarı oturur halde yatıyor, yatağın kenarına ilişmiş Meryem’in elini tutuyordu. Meryem pazartesi öğleden beri sitenin enkazından bir adım ayrılmamıştı. Yüzü solgundu, saçları toz içindeydi. İlk günkü feryadından sonra Hakan’a bir daha sesini yükseltmemişti; elini de bırakmamıştı. Ama o soru, “İçmiş miydin?”, çadırın orta direği gibi aralarında dikiliyordu. Kırmızı mont, katlanmış halde, Meryem’in kucağındaydı.
Başkan çadıra girince iki dakika boyunca kimse bir şey demedi.
— Hakan, dedi Başkan en sonunda. Başın sağ olsun demiyorum, çünkü sağ. Kızın da sağ, ben buna inanıyorum.
— Başkan, diye fısıldadı Meryem; sesi çatlaktı. Siz kimsiniz? Hakan sizi hiç anlatmadı.
— Kâmil Arslan, dedi Başkan. Hakan’ın gizli bir ağabeyi diyelim. Hanımefendi, bu çadırdan çıkınca size anlatamayacağım şeyleri yapacağız. Ama bilin ki bu adam sekiz yıldır sizi korumak için yalan söyledi. Yalanları kötüydü, niyeti değil.
Meryem’in çenesi titredi. Başını Hakan’a çevirdi:
— Doğru mu?
— Doğru, dedi Hakan. Sana her şeyi anlatacağım. Bu işten sonra.
Çadırın perdesi açıldı. İçeri genç, esmer, yorgun bir kadın girdi; üstünde gri bir kurtarma yeleği, omzunda eski bir sırt çantası vardı. Hakan onu önce tanıyamadı, sonra sekiz yıl önce Kudüs’te merdiven başında duran kadının yüzünü gördü.
— Noa Levi, dedi.
— Merhaba Hakan, dedi Noa; Türkçesi bu kez daha düzgündü. Bir haftadır buradayım, İsrail’den gelen kurtarma ekibiyle. Gerçek olanlarla. İki gün önce enkaz başında bir kadını çıkardık. Hayat işte. Ama size bir şey söylemem lazım.
Başkan sandalyeyi ona doğru itti. Noa oturmadı.
— Antakya’da, çarşının yanında, “uluslararası gönüllü” adı altında çalışan bir grup var. Rozetlerinde “Aurora Humanitarian Rescue” yazıyor. Böyle bir örgüt yok. Hatay’a gelen bütün resmî ekiplerin listesine baktık, hiçbirinde bu isim geçmiyor. Üstelik köpekleri yok, tıbbi ekipleri yok; enkaza değil, yalnızca Habib-i Neccar’ın etrafına odaklandılar. Ben o ekibi uzaktan gördüm. Başlarında bir adam var. Kırk beşini geçmiş, kır saçlı, düzgün yürüyen…
— Sela, dedi Hakan.
— Evet, dedi Noa; yüzünde utanç gibi bir şey belirdi. Sela ve yirmi kadar adamı. Hepsi sahte kimlikli. Rozetlerini inceledim; bizim kimliklerimizin dizilişi başka. Bu insanlar enkaz altındaki hayatları değil, bir mabedin altındaki sandığı arıyor.
Başkan başını sallayarak yavaşça ayağa kalktı.
— Noa Hanım, Sela’nın yaptığını bir halka ya da bir devlete mal etmeyeceğiz. Bu hafta Hatay’a gelen her ulusun gerçek kurtarıcıları enkazın başında sabaha kadar çalışıyor; sizinkiler de, öbürleri de. Sela’nın yaptığı onların hepsine hakaret.
Noa gözlerini yere indirdi:
— Bunu sizin yanınızda çözmeliyiz. Bir yabancı olarak değil, bu şehrin enkazında omuz omuza çalışan biri olarak.
Kisve
Hakan yatağın kenarına doğrulduğunda bacağındaki çelik çerçeve acıyla gerildi. Meryem onu tutmaya yeltendi:
— Hakan, dur. Kalkamazsın.
— Kalkmam gerekmiyor, taşınırım, dedi Hakan. Yusuf, bana bir sedye bul. Beni Neccar’a götüreceksiniz.
— Abi, delirdin mi? Ameliyatın bile bitmedi!
— Yusuf, şunu dinle. O taşın yeri enkazla değişti. Alt katın taşlarını ben ezbere biliyorum, Nehir’le cumartesi günü indim. Bu gece hangi taşa gideceklerini yalnız ben bilirim. Siz oraya adım atmadan önce ben göreceğim.
Başkan Hakan’ın yüzüne baktı. Gözlerinde ilk kez, saf bir iftihar değil, bir baba gururu vardı.
— Peder Krikor’a ne dediysek o kadar, dedi. Aklına yazdın evlat. Şimdi onu kullanma vakti.
Plan o gece, çadırın içinde sessizce kuruldu. Yarığı açan deprem olmuştu; kazıyı Sela’nın adamları yapacaktı. Sandık yukarı çıkmadan müdahale etmek, boş bir yarıkla yirmi turuncu yelekli “gönüllü”yü suçlamak demekti. Sandık havaya çıkacak, kelepçeler o an takılacaktı. Yusuf’un güvendiği iki meslektaşı, jandarmadan bir üsteğmen, Noa’nın ekibinden iki sivil doktor bu işe katıldı. Bir de Habib-i Neccar’ın yanıbaşında gece gündüz gönüllü enkaz kaldıran iki yaşlı adam: Sarımiye Camii’nin Mağıdleli imamı ile Antakya’nın eski ailelerinden Papaz Rusin. İkisi de yıllardır bu şehrin sırrını sessizce yaşatmış adamlardı. Hakan’ın yüzüne bakıp başlarını eğdiler.
— Bu sır bir adamın değil, bir şehrin sırrıdır, dedi Papaz Rusin. Biz de bu şehirdeniz.
İmam elini kalbine koydu:
— Emanet bu şehirde saklanır, ilan edilmez.
Gece
Cuma sabaha karşı saat üçte Habib-i Neccar’ın çevresi jeneratör ışıklarıyla aydınlanmış, yıkılan minarenin taşları ve moloz yığınlarıyla dolmuştu. Cami hasar görmüş, kubbenin bir kısmı çökmüş, alt kata inen merdiven ağzı bir yarıkla açılmıştı. Çevreyi askerî şeritler sarmıştı ama şeridin bir köşesinde, “Aurora” yazılı turuncu yelekli yirmi kadar adam iki kamyonet ve halatlarla bir çıkrık düzeni kurmuştu.
Hakan bir sedyenin üstünde, Yusuf’un iki polis arkadaşı tarafından yan sokağın gölgesine taşındı. Meryem onun elini bırakmıyordu. Başkan Hakan’ın yanına diz çöktü:
— Orası mı?
— Orası, dedi Hakan. Üçüncü kolonun ardında, çatlayan döşemenin altı. Neccar’ın başının durduğu taş. Yarık tam onun üstüne düşmüş.
Işıkların altında adamlar halatları yarığa sarkıtmıştı. Dört kişi aşağı indi. On dakika sonra iki kişi ağır bir sandığı halatla yukarı çekmeye başladı. Hakan’ın nefesi kesildi.
Sandık tahmin ettiğinden hem daha sade hem daha ağırdı. Akasya ağacından, kararmış bir sandıktı bu; boyu bir metreyi biraz geçiyor, eni ve yüksekliği yetmiş santim kadar tutuyordu. Üzerindeki altın varaklar yer yer dökülmüştü. Kapağın üstünde, yüz yüze bakan iki kanatlı figür kanatlarını kapağın üzerine germişti; yüzyılların kirinden ancak seçiliyorlardı. Dört köşesindeki halkalarda, bir zamanlar kâhinlerin omzunda taşınan sırıklar hâlâ duruyordu: çürümüş, kararmış ama yerlerinden hiç çıkarılmamış. Hakan nefesini tuttu. Peder Krikor’un Kudüs’teki o gece adını koyduğu şey on metre ötesindeydi: Ahit Sandığı. Çıkrığın cırlak sesinde bile yüzyılların ağırlığı duyuluyordu.
Yarıktan kır saçlı bir adam çıktı. Üstünde turuncu yelek vardı; yüzü enkaz tozuna rağmen aynı soğuk ölçülülükle parlıyordu. Avner Sela sandığın üzerine eğildi, avucunu kapağa koydu. Bir an gözlerini kapattı. Tam o anda yer hafifçe kıpırdadı; bir artçı sarsıntı enkazın taşlarını tıkırdatıp geçti. Sela elini çekmedi ama parmakları titredi. Hakan o yüzde saf bir sevincin, bir de hayatında ilk kez yalnız kalmış bir adamın korkusunun birbirine karıştığını gördü. Aklına Peder Krikor’un anlattığı Uzza geldi.
— Şimdi, dedi Başkan.
Işıklar bir anda yandı. Yusuf’un telsizi çatırdadı, jandarma araçlarının farları aynı anda yakıldı. Her yönden, sessiz ve düzenli hareketlerle adamlar kuşatma çemberine girdi. Yusuf megafona yaslanıp yüksek sesle seslendi:
— Polis! Herkes olduğu yerde dursun! Eller görünür yerde!
Sela bir an gözlerini açtı. Sonra Hakan’ın sedyesinin bulunduğu yöne baktı. O gözlerin Hakan’ı bulması yarım saniye sürdü.
— Tarihçi, dedi yüksek sesle. Sekiz yıl, ha? Sekiz yılda bir cümleyi saklamayı başardınız.
Kelepçeler henüz takılmamıştı. Sela, sesini yükseltmeden ekledi:
— Aslında daha eski tanışıyoruz. Maltepe’de, kantinin arkasında. On altı yaşındaydın; elinde bir not defteri vardı. O gece seni bir çocuk diye bıraktım. Hayatımın en pahalı hatasıydı.
Hakan’ın içinde yıllardır yerine oturmayan görüntü bir anda tamamlandı: yağmur, sigara dumanı, genç bir astsubayla fısıldaşan yabancı bir subay. Kudüs’teki kütüphanede tanıdığını sandığı yüz. Hayatını ikiye bölen gece, şimdi bu enkazın başında kapanıyordu.
Başkan Hakan’ın sedyesini yaklaştırdı. Hakan Meryem’in omzuna dayanarak dik oturdu. Aralarındaki mesafe on metreydi.
— Albay, dedi Hakan; sesi zayıftı ama netti. Bir gecede binlerce insan toprağın altında kaldı. Bu şehirde şu an her kazma bir çocuğun nefesi demek. Siz bu gece buraya mı geldiniz? Sandık için mi?
— Ben bu sandığı sahiplerine…
— Sahipleri siz atayamazsınız albay, dedi Hakan. Orada, o yıkık binaların altında hâlâ sesler var. Şu anda bir kızı arıyoruz. Benim kızımı. Sekiz yaşında, kırmızı montlu. Siz buraya enkaz altından hiçbir insanı çıkarmadan geldiniz, yalnızca bir kutuyla gideceksiniz.
Sela’nın yüzünde bir kas titredi. Ardında, bir adım geri çekilen iki adam silahsız ellerini kaldırdı.
Sonra kordonun arkasından gri yelekli genç bir kadın öne çıktı. Noa Levi sesini yükseltmeden, düz ve sert bir sesle konuştu:
— Avner. Bu yaptığın İsrail’in değil, senin utancın. Burada, bu enkazın başında, kendi halkımdan insanlar sabaha kadar gerçek canları kurtarmak için çalışıyor. Sen onların adını kirletiyorsun.
— Noa, dedi Sela. Sen anlamıyorsun.
— Anlıyorum, dedi Noa. O yüzden buradayım.
Sela uzun, çok uzun bir süre hareketsiz kaldı. Sonra çıkrığın yanındaki halatı bıraktı. Sandık hafif bir sesle yarığın kenarına oturdu. Adam omuzları çökmüş halde ellerini kaldırdı.
Kelepçeler takıldığında Yusuf gözlerini Hakan’a çevirdi. Kimse bir şey söylemedi. Yarığın dibinden son adam da çıkarıldı: elinde bir telsizle titreyen o sessiz Türk yardımcı, Cevdet. Başkan dönüp ona bakmadı bile. Yusuf’un meslektaşları adamı kolundan tuttu.
Sandık
Şafak sökerken Habib-i Neccar’ın avlusunda bir sandığın başında birkaç kişi kaldı: Başkan, Hakan’ın sedyesinin yanında Yusuf, imam, papaz ve Noa. Meryem biraz geride, Hakan’ın elini tutuyordu. Sandık aydınlanan gökyüzünün altında küçük, sessiz ve ürkütücü biçimde sıradandı.
İmam bir süre sandığa baktı, sonra dudaklarının arasından mırıldandı:
— Tâbût-ı Sekîne. Kur’an’da geçer; içinde Rab’den bir huzur, Musa ile Harun ailesinden kalanlar vardır, onu melekler taşır. Bizim buranın yaşlıları derdi ki ahir zamanda onu çıkaracak olan Mehdi’dir; adını da Antakya’daki sandığa yol bulacağı için almıştır. Rivayettir, doğrusunu Allah bilir.
— Bizim kitabımızda adı Ahit Sandığı, dedi Papaz Rusin.
Noa usulca, kendi dilinde söyledi:
— Aron HaBrit.
Üçü birbirine baktı. Aynı sandığa üç ayrı dilde ad vermişlerdi; hiçbiri öbürününkini düzeltmeye kalkmadı.
Hakan, İmam’ın sözündeki o kelimeye takılmıştı: sekîne, huzur. Bir sandığın içinde yüzyıllardır saklanan huzur. Kendi sekînesi ise kırmızı bir montla, üç metre ötede, bir dolabın altında kalmıştı.
— Şimdi ne olacak? diye sordu Yusuf. Teslim edeceğiz değil mi? Müzeye, devlete…
— Hayır, dedi Başkan ve Hakan’a baktı. Bu karar benim değil evlat. Bu sandığı sekiz yıl senin hafızan korudu. Karar senin.
Hakan uzun süre sandığa baktı. İçinde ne olduğunu merak etmedi, bilmek de istemedi. Bu sandık yüzünden öldürmeyi göze alan adamları düşündü; silinen bir adamın kaydını, bir cezaevi koğuşunda geçen ayları, kendi aklından şüphe ettiği geceleri. Yeter, dedi içinden.
— Yerine koyun, dedi. Neccar’ın başının durduğu taşın altına. Çatlağı mühürleyin. Sonra o taşı bir daha kimse açmasın. Ne müze, ne devlet, ne vakıf. Bu sır bir kâğıtta olmayacak. Burada kalacak: bu avluda duranların hafızasında.
— Yarın bir başkası daha gelirse? diye sordu Noa.
— Gelen sandığı değil, bir şehri sorgulayacak, dedi Papaz Rusin. Sandığı bulsa bile içindeki ağırlığı taşıyamaz.
Sandığı yarığa indirmek için halatlara yeniden bağladıkları sırada Meryem ayağa kalktı. Kucağındaki kırmızı montu açtı, sonra yeniden, özenle, bir çocuğun okul önlüğünü katlar gibi katladı.
— Durun, dedi. Sesi çatlamamıştı; bu, herkesi feryadından daha çok korkuttu. Kızımızı gömmek için dahi bulamadık. Ne bir taşı var ne bir adı ne başında okunacak bir dua. Belki hiç bulamayacağız. O halde bu sandık onun mezarı olsun.
Kimse konuşmadı. Meryem yarığın kenarına diz çöktü.
— Siz bu taşı kimse açmasın diye kapatıyorsunuz. Ben de kızımın adı unutulmasın diye onu bu taşın altına bırakıyorum. Orada bir kutsal daha yatsın.
Sabah ezanıyla çanın aynı anda çaldığı sırada sandık yeniden yerine indirildi. Ardından Yusuf montu iki eliyle aldı, yarığa indi ve sandığa dokundurmadan, sırıkların yanındaki taşın üstüne bıraktı. Yukarı çıktığında yüzünü kimseye göstermedi.
İmam ellerini açıp bir Fatiha okudu. Papaz Rusin haç çıkarıp alçak sesle Süryanice bir dua mırıldandı. Noa gözlerini kapatıp İbranice tek bir cümle söyledi: — Zikhrona livrakha. Anısı bereket olsun.
Başkan kasketini çıkardı. Yıllardır kimse onu kasketsiz görmemişti.
— Benim de bir mezarım var Meryem Hanım, dedi alçak sesle. Taşında adım yazıyor, içinde kimse yatmıyor. Onu bana yaşamam için kazdılar. Mezar bazen ölüler için değil, kalanlar için kazılır. Kızınızın adı bu taşın altında, kimse unutmasın diye duracak. Siz de yaşayasınız diye.
Hakan sedyenin üstünden yarığa baktı. Kerubların kanat gölgesinde, sandığın yanında kırmızı bir mont yatıyordu. Enkazın altında kızına “Sen annene kavuşacaksın, söz veriyorum,” demişti. Bir halkın ahdini taşıyan sandık, şimdi bir babanın tutamadığı sözü de taşıyacaktı.
Yarığın üstüne Yusuf’un meslektaşları taş ve harçla yeni bir döşeme çekti. Hakan sedyenin kenarından taşların tek tek üst üste dizilişini izledi. Bir mezar kapatıyorlardı; ama Hakan’a bir çocuğu uyutuyorlarmış gibi geldi. En üste Neccar’ın başının durduğu o eski taşı oturttular: Nehir’in cumartesi günü avucunu koyup “Baba, bu taş sıcak,” dediği taşı. Artık onun mezar taşıydı. Yusuf’un malası son harcı düzlerken taşa üç kez dokundu: bir, iki, üç. Hakan gözlerini kapattı.
Döşemenin son taşı da yerine oturunca Noa, Hakan’ın sedyesine eğildi:
— Sela kendine ve adamlarına “Şomrey Aron” derdi, Sandık Muhafızları. Yıllarca o adı taşıdılar ama sandığa bir kez dokundular ve onu kaybettiler. Sen sekiz yıl ona hiç dokunmadın. O adın gerçek sahibi sensin Hakan.
Hakan cevap vermedi. Başkan tespihini bir kez çevirdi, gülümsedi:
— Seni bu şehre Mühür’ün gözü olarak gönderdim evlat, dedi. Sandığın bekçisi olarak geri alıyorum.
Hakan taşa baktı. Bir sandığın bekçisiydi artık; bir de kızının hiç yatmadığı bir mezarın.
İş bittiğinde Başkan ceketinin cebinden küçük, eski bir kadife kutu çıkardı. Hakan’ın önüne uzattı. Kutunun içinde bir madalya parlıyordu ama üzerinde ne bir isim ne bir tarih vardı.
— İşte hazır olan şey, dedi Başkan. Takılmayacak evlat. Kayıtlarda senin adın hiçbir yerde yok. Devlet seni bir gün tanımayacak.
Hakan madalyayı eline aldı. Metal ilk güneşte hafifçe ısındı. Bir süre baktı, sonra kutuyu yavaşça kapatıp Meryem’in avucuna bıraktı.
— Bunu o saklasın, dedi. Kimse benim adımı yazmayacak ama beni yalanımla da, yalansız halimle de kabul etmiş bir kadın bu kutuyu taşıyacak.
Meryem kutuyu göğsüne bastırdı. Gözlerinden yaşlar sessizce süzüldü.
— Ben bunu hak etmiyorum, dedi.
— Hak edenin yerine ben karar veriyorum, dedi Hakan. Dokuz ay bir kapının önünde bekleyen sendin. Sonra sekiz yıl daha.
Avlu
Antakya, 10 Şubat 2023
Yusuf’un iki arkadaşı sedyeyi taşırken Meryem yanlarında yürüdü. Habib-i Neccar’ın üst sokağına tırmandılar. Taş sokakların çoğu enkazla dolmuştu ama bir köşede, yarı çökmüş bir taş evin avlusu hâlâ ayaktaydı. Kapısının sağ yanında bir asmanın kurumuş dalları, çatlayan duvarın üstünde uzanıyordu. Hakan bu evin kapısına gelince gözlerini kapadı.
— Burası, dedi.
Sedyeyi avluya bıraktılar. Yusuf başını eğip geri çekildi; kapı eşiğinde bekleyen iki polis de onunla birlikte sessizce uzaklaştı. Avluda yalnızca Hakan ile Meryem kaldı.
Güneş yıkılan duvarların üstünden avluya yavaş yavaş doluyordu. Asmanın kurumuş yapraklarına bir kuş kondu. Meryem avlunun ortasındaki taş basamağa oturdu, bir elini Hakan’ın sedyesinin kenarına koydu.
— Burada, dedi Meryem. Asmanın hışırtısında bana “hoş geldin” demiştin.
— Sen de cevap vermemiştin.
— Şimdi veriyorum: Hoş bulduk, dedi Meryem ve kırık bir kahkaha attı. Sekiz yıl Hakan. Bu şehirde bir kilim dokur gibi kurduk her şeyi, bir sarsıntıda söküldü gitti.
Meryem’in gözleri avlunun köşesindeki, duvarı yarı yarıya çökmüş odaya kaydı.
— Nehir burada başladı Hakan, dedi usulca. Bu avluda. Bu asmanın altında.
Hakan gözlerini kapattı. Dokuz yıl önce, aynı asmanın altında, bir son gece, bir çocuğun suyun adını korkuyla değil sevgiyle anacağına söz vermişlerdi. Çocuk gelmişti. Adı Nehir’di. Ve şimdi bir yerde, betonun altında, o söz bekliyordu.
— Meryem, ben seni…
— Dur, dedi Meryem. Bana “pişman” deme. İkimizin de pişmanlığı bir çocuğun yerine geçmiyor. O taşın altına onun montunu koydum Hakan, ama içim hâlâ onu bir enkazın altında arıyor. Anne dediğin mezar taşına razı olmaz. Bir şey daha söyleyeceğim, sonra bir daha açmayacağım: O gece içmediğine inanmak istiyorum. Henüz inanamıyorum. Bu da dursun aramızda. Ama şunu bilmek istiyorum: Bu sefer yanıma gelip duracak mısın? Bir gün olsun yalansız, bir gün olsun “Nereye gidiyorum” diyebilecek misin?
Hakan bir şey söyleyecekti: o gece içmediğini, şişeyi mührünü bozmadan dolaba geri koyduğunu, o şişenin de şimdi dokuz katın betonu altında, mührü sağlam, yattığını. Söylemedi. Ayıklığının tek tanığı, sandığın yeri gibi, yine kendi hafızasıydı. Hafızasına zaten kimse inanmamıştı.
Hakan acı içinde gülümsedi.
— Yarın Konya’ya gitmeyeceğim, dedi. Yarın ben buradan bir yere gitmeyeceğim.
Meryem’in elleri Hakan’ın yüzünü kavradı. Dudakları, sabah ayazının tuzuyla ve tozuyla Hakan’ın alnına dokundu. Avlunun taşları, yıllardır olduğu gibi, iki insanı bağrında tutmaya devam etti.
Birkaç dakika kimse konuşmadı. Sonra avlunun dışından hızlı ayak sesleri geldi. Yusuf kapıda belirdi; yokuşu koşarak çıkmıştı, şehrin öbür ucundan gelmiş gibi soluyordu. Yüzü toz ve gözyaşı içindeydi ama gözlerinde sekiz yıldır görmediği bir şey vardı. Umut.
— Abi, dedi Yusuf. Sizin blok, Asi tarafı. Kızın odasının altı. Döşeme çökünce oda bir alt kata kaymış, dolabın arkasında bir boşluk kalmış. Montu dolabın altında kalmış ama kız o boşluktan sürünüp geçmiş olmalı. Arama köpeği orada işaret verdi. Yüz saate yakın oldu ama enkazın altından bir ses var. Çok zayıf, tıkırtı gibi. Üç kez, durup üç kez.
Hakan gözlerini kapattı. Titus’taki geceyi, enkazın altında duyduğu havlamayı, kimsenin görmediği iki köpeği hatırladı: Karabaş’la Akbaş’ı. Bu kez köpek gerçekti. Ve bir çocuğun sesini bulmuştu. Belki nöbeti, en sonunda, gerçek bir köpeğe devretmişlerdi.
Meryem’in parmakları Hakan’ın parmaklarını sıkıca kavradı. İkisi de aynı anda, aynı sessizliği duydu: avlunun dışından gelen, bir şehrin yeniden nefes almaya çalıştığı sesi.
— Gidiyoruz abi, dedi Yusuf.
Hakan Meryem’e baktı. Meryem başını salladı. Sedye yeniden havalandı. Avlunun kapısından geçerken Hakan geride kalan kurumuş asmaya, yıkık duvara, yıllarca saklambaç oynar gibi taşıdığı adlara son kez baktı. Konyalı değildi artık, Muğlalı değildi, Atçanalı bile değildi. Yalnızca bir babaydı.
Sekiz yıl bir sandığı korumuştu. Kudüs’te Sela’ya “Kutsal olan sahip olunmaz, korunur,” demişti. Yanılmıştı. Bazı kutsallar korunmaz, aranır. Neccar’ın taşının altında bir halkın ahdi vardı, bir kızın montu vardı; kızın kendisi yoktu. O hâlâ bir yerde, betonun altında, babasının sözünü tutmasını bekliyor olabilirdi.
Yokuşun başında gün yeni ağarıyordu. Aşağıdan, enkazın üstünden kazma ve kürek sesleri yükseliyordu. Hakan’ın aklına nedense Neccar’ın ayeti geldi: Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi.
Ayetin gerisini de biliyordu. O adam bir haber için koşmuştu ve koşusu ölümle bitmişti. Başı bu dağdan aşağı yuvarlanmış, düştüğü yere bir mabet yapılmıştı; o mabedin taşının altında şimdi bir sandık ve kırmızı bir mont yatıyordu. Bu şehirde koşan adamların hikâyesi hep bir mezarla bitmişti. Dört gündür binlercesi bir enkazın başına koşmuş, çoğu bir mezarın başında durmuştu.
Peki bu koşu? Hakan sedyenin üstünden kardeşinin sırtına baktı. Yusuf’un koşusu da bir mezara mı varacaktı, yoksa bu şehir, binlerce yıl sonra ilk kez, koşan bir adama bir hayat mı verecekti? Enkazın altındaki o tıkırtı bir çocuğun nefesi miydi, yoksa betonun son bir iç çekişi mi? Nehir’in avucunu koyup “sıcak” dediği taş bir mezar taşı mı kalacaktı, yoksa yalnızca bir hatıra mı?
Bilmiyordu. Bilmek de istemedi. Yalnızca inanmak istedi. Meryem’in yıllar önce Neccar’ın avlusunda dediği gibi, belki bir kişinin inanması yeterdi.
Sedyenin önünde, taş sokağı inerek Yusuf koşuyordu.
SON
İTHAF
Bu kitap; aşka inanmış, hayatı gerçek ile hayal arasında geçen müstesna insanlara yazıldı.
“Yaşam ve aşk yolculuğumun en güzel durağı olan eşim;
Raziye’ye…
Yazım süreci en uzun olan bu hikâye…”
YAZAR HAKKINDA
Ünal Sancak, resmî kayıtlara göre 25 Şubat 1987’de Antakya’da doğdu. Eğitimini Selçuk Üniversitesi’nde, hukuk alanında tamamladı. Eski coğrafyaların unutulmuş tarihine, arkeolojik gizemlere ve insan zihninin karanlık dehlizlerine duyduğu ilgi onu kurguya yöneltti. Özellikle Hatay ve Mezopotamya havzasındaki kültürel miras üzerine yaptığı gözlemleri psikolojik gerilim ögeleriyle harmanlayarak kendine has bir dil oluşturdu. İlk romanı Hakan ve Meryem: Eski Antakya’nın Sırrı ile okuru sadakat, vatanseverlik ve gerçeklik algısı üzerine derin bir sorgulamaya davet ediyor. Kitap 2013’te yazıldığından, yazarın o tarihe göre değerlendirilmesi hakkaniyetli olacaktır. Roman sonraki yıllarda da sürekli gözden geçirildi; yazar bu süreçte yazarlık dersleri almayı sürdürdü. İlk kitap bir türlü yayımlanmayınca kısa yazılar ve denemelerle içindeki yazma ateşini yatıştırdı, bütün eserlerini toparlamaya 2026’da başladı.
— BEN NE OLACAĞIM
— BİR UMUT
— PAVYONA DÜŞEN AVUKAT
— HAKAN VE MERYEM
Yazar, yaşamını Antakya’da sürdürmekte ve yeni projeleri üzerinde çalışmaktadır.



Bir yanıt yazın