2. KISIM
BİR NİZAMİYEDEN DİĞERİNE
Bu kitap, bir başarı hikâyesi değildir. Bu kitap, bir “yeniden doğuş” çığlığıdır.
Eylül 2006’nın son günlerinde bir askeri okulun nizamiyesinden, elinde bir valiz ve kırık dökük hayallerle çıkan o 19 yaşındaki gencin; Marmaris’in güneş görmeyen bodrum katlarında, haşlanmış bir yumurtanın buharında ve hukuk kitaplarının satır aralarında kendini yeniden inşa etme öyküsüdür. Ancak bu sayfalar sadece benim hikâyemden ibaret değil. Bu sayfalar, her gün aynaya baktığında; “Ben gerçekten olmak istediğim yerde miyim?” diye soran ama cevabından korkan herkesin aynasıdır.
İnsanoğlu, çoğu zaman başkalarının diktiği elbiseleri kader sanıp üzerine geçirir. Anne ve babasının hayallerini sırtında taşır, toplumun “garantili hayat” nizamiyelerine sığınır, memuriyetin konforlu hapishanelerinde ruhunu yavaş yavaş uykuya bırakır. Oysa gerçek hayat, o nizamiyenin dışındaki fırtınada başlar.
“BEN NE OLACAĞIM?” Bu soru, çocuklukta bir oyun, tercih döneminde bir kaygı, yetişkinlikte ise bir varoluş sancısıdır. Bu kitapta;
- Kaderi, “sütle yazılmış bir yazı” gibi ellerinizle nasıl belirginleştireceğinizi,
- Evlatlarınıza bir hedef dikte etmek yerine, onlara nasıl “temiz su” olabileceğinizi,
- Memuriyetin rutininde kaybolurken, o içsel “bozkırda koşan kısrağı” nasıl serbest bırakacağınızı,
- Ve en önemlisi; mağduriyetin gölgesinde kalmak yerine, mağrur bir duruşla “hiçliğin” içinden nasıl kendinizi doğuracağınızı okuyacaksınız.
Ben nizamiyeden atıldığımda bittiğimi sanmıştım. Oysa o kapının kapanması, benim asıl kapımın açılmasıymış. Eğer şu an kendinizi sıkışmış, bir labirentin içinde çaresiz veya başkalarının hayatını yaşıyormuş gibi hissediyorsanız; bu kitap size bir yol haritası değil, o yolu yürüyecek cesareti fısıldayacaktır.
Söz biter, yürüyüş başlar. Şimdi o ilk adımı atma sırası sizde.
BÖLÜM 1:
GİRİŞ: BEN NE OLACAĞIM?
Bütün bu yaşananların sonunda artık o asıl soruyu sormanın vakti gelmişti: Ben ne olacağım?
Konunun somutlaşması için askeri okul günlerimi anlatmak zorundaydım. Çünkü pek çok çocuk; ailesinin baskısı, çevrenin zımni kabulü veya reddedememe sancılarıyla hiç istemediği yollara sürüklenmektedir. O dönemde benim için askeri okul, paha biçilemez bir “nimet” gibi görünüyordu. Babam vefat etmiş, annem desteksiz kalmıştı. Abilerim günübirlik işlerde çalışıyor, ailede tutunacak bir miras bulunmuyordu. Şartlar buyken, bir an önce mezun olup ailemin iaşesine katkı sunmak, kaçınılmaz bir gerçekti.
Ancak içimde yanan koru kimseye anlatamıyordum: Benim o askeri okulda işim yoktu. Astsubaylık gibi bir talebim, o hiyerarşinin içinde olma hayalim hiç olmamıştı. Gelinen noktada o korkunç soruyla baş başaydım. “Ben ne olacağım?” sorusunun cevabı kortekste değil, çok derinlerdedir; o sese kulak vermek cesaret ister. Yaşınız genç, imkanınız yokken iç sesiniz size “Büyük bir hukukçu/cerrah olacaksın” dediğinde, buna inanmak büyük bir ferasettir. Çevrenizdeki herkesin alaycı bakışlarına rağmen o sese sadık kalmak, meselenin özüdür.
Neden Hukuk?
Yıllarca bu bölümü neden seçtiğimi sorguladım. Kendime verdiğim ilk cevap şuydu: “Askeri okulda o kadar örselendin ki, eşit ağırlığın en uç noktası olan Hukuk’u hedef koydun.” Bu cevap mantıklıydı ama beni yansıtmıyordu. Bir gün, zor şartlarda öğretmen olmuş, ailemi yakından tanıyan bir ağabeyle sohbet ederken o meşhur soru yine geldi: “Neden Hukuk? Özel bir sebebi var mıydı?”
Tam eski ezber cevabımı verecekken durdum. O an zihnimde şimşekler çaktı. Soruyu soran ağabey, “Acaba abin bir gece haksız yere tutuklandığında mı bu karar filizlendi?” dediğinde gerçeklik tüm çıplaklığıyla önüme serildi.
Cevap bir çırpıda dökülüverdi: Büyük ailenin babama mirastan pay vermemesi, yoklukla geçen çocukluğumuz, annemin binbir emekle aldığı evin hisseli ve sorunlu çıkması ve abimin bir gece yarısı haksız bir suçlamayla jandarma tarafından götürülürken annemin feryadı… İşte benim motivasyonum bu haksızlıklara karşı durma isteğiydi. Alt beyinde saklanan bu bilgiler, doğru anahtarla bir anda bilince çıkmıştı.
İnsan ruhu bir fikri, fikir ise fiili getirir. Dünyanın bütün disiplinleri bu soruya cevap arar:
Anlam Arayışı Mı, Ekmek Kavgası Mı?
IKIGAI akıştan bahseder, Logoterapi varoluşsal boşluktan, Tasavvuf ise adanmışlıktan… Peki, cebinde beş kuruşu olmayan, babasının mezarı başında “Ben şimdi ne yapacağım?” diye hıçkıran bir genç için bu kavramlar ne ifade eder?
Dürüst olalım; 28 Eylül 2006 sabahı Antakya’nın tozuna bulanmış sivil ayakkabılarımla yürürken, bu terimlerin hepsi bana kocaman birer hiç gibi geliyordu. Karnı aç, geleceği çalınmış, burnu kırılmış bir adam için “anlam arayışı” kulağa bir masal gibi gelir. Çünkü insan, önce hayatta kalmak zorundadır. Benim o günkü “IKIGAI”m, annemin sofrasına ekmek koyabilmek; “Logoterapi”m, uğradığım haksızlığın altında ezilmemekti.
Ancak bu soruların cevaplanması manasız değildir; sadece zamanı vardır. O gün babamın mezarı başında “Ben ne olacağım?” diye sorarken aslında farkında olmadan bu disiplinlerin kapısını çalıyordum. Eğer o soruyu sormasaydım, bugün sadece “para kazanan” bir adam olurdum. Oysa ben “hak arayan” bir adam olmayı seçtim. Bu soruların cevabını bulmak, insanı sadece bir “meslek sahibi” yapmaz; insanı kendi hayatının öznesi yapar.
Sistem (Ekrem Çakırlar, Berke’ler) sizin bu soruları sormanızı istemez. Onlar sizin sadece bir “nesne”, bir “emir kulu”, bir “parça” olmanızı isterler. “Ben ne olacağım?” dediğiniz an, onların mühürlediği o kölelik zincirini kırmış olursunuz.
Bu yüzden bu sorular manasız değil, tehlikelidir. Statükoyu sarsar, insanı uyandırır. Benim uyanışım acı dolu oldu, Antakya’nın tozunda ve mezarlık sessizliğinde başladı; ama o manasız görünen sorular, bugün beni ben yapan yegane cevapları doğurdu.
Hepsinin ortak noktası şudur: Kişi boş oturarak bir yere varamaz. En büyük alimler aynı zamanda birer ustadır; Yunus Emre odun toplarken en güzel sözlerini söylemiştir. “Ben ne olacağım?” sorusu kutsaldır. Bu soruyu bir ebeveyn dahi evladına sormamalıdır; soru sadece “Ben” öznesiyle sorulduğunda anlam kazanır. Eğer beyne dışarıdan izinsiz ve yanlış bir anahtarla girilirse, içerideki mühürlü bilgi çöp olur. O bilgi, son hücreniz ölene dek doğru soruyu soran “Ben”i bekler.
Ara bilgi: Ekrem Çakır’ın akıbeti. Peki, 2006 yılında o mülakat odasında hayatımı karartan Binbaşı Ekrem Çakır’a ne oldu? 2016 yılına kadar rütbeleri hızla tırmandı, askeri ataşelik yaptı, Kurmay Albay oldu. Ancak 15 Temmuz’dan sonra firar etti. Garibin gurabanın hakkına giren, istediğini gönderen o adam, “Ben ne olacağım?” diye hiç düşünmemişti. Yıllarca onunla mahkemede yüzleşmeyi, bu gerçekleri yüzüne haykırmayı hayal ettim. Ancak sonra vazgeçtim; onu kendi akıbetine, kendimi ise kendi özgür tercihlerime bıraktım.
Sitesinde buna dair bir haberi de gözden geçirebilirsiniz.
Konuya dönecek olursak;
Şimdi, doğru soruyu sorduğumuza göre, bu sorunun benim hayatımda nasıl cevap bulduğuna bakalım: o sıfır noktasından, Marmaris’in bodrum katına uzanan yoldan başlayalım.
BÖLÜM 2:
SIFIR NOKTASI: İZMİR’DEN MARMARİS’E
Askeri okuldan kendi rızamla çıkmadım, bir zorlamayla çıkarıldım. Oradayken “Ben ne olacağım?” diye soracak fırsatım bile olmamıştı. Atıldıktan sonra koşullar benim için tamamen sıfırlanmıştı. Sevdiğim kız başkasına varmış, hayatım ve birikimlerim elimden alınmış, ailedeki güven sarsılmıştı. Tam bir yıkım anıydı.
Frankl, toplama kamplarındaki gözlemlerinde; koşulların herkes için eşit derecede kötü olduğu bir ortamda dahi insanların farklı farklı davrandığını ispat eder. Kimisi bir canavara dönüşürken, kimisi en ağır şartlarda bile “iyi insan” kalmayı başarır. Hayatın anlamı için mücadele edenle, sadece nefes almak için yaşayan arasındaki fark buradadır. Hayatın sancılarına kızmak yerine onlara değer vermeliyiz.
Eylül 2006’dan Ekim 2026’ya kadar ne yaptığımı size bir çırpıda anlatamam ama bu yola çıktığımdaki ilk şartlarımı anlatmam, “yokluktan varlığa” giden bu sürecin anlaşılması için elzemdir.
Sınıf Öğretmenliği Ve Kaderin Cilvesi
Askeri okul sınavlarına giderken, bir yandan da üniversite tercihlerim yapılmıştı; sonuç “Sınıf Öğretmenliği” idi. Bölümü kazanmıştım. Askeri okuldan çıkar çıkmaz, “bari bunu elimde tutayım” fikriyle, çok istemesem de kayıt yaptırmak için okula gittim. Fakat kaderin cilvesine bakın ki kayıt süresi ben gitmeden iki gün evvel bitmişti. Elbette buna üzülmüştüm ama bu kayıp bana çok hüzünlü gelmedi.
Çünkü ben bir sınıfta 25-30 tane çocuğa faydası dokunabilecek bir adam değildim; hayal ettiğim bu değildi. Kerhen yapılan bu tercihin menfi sonuçlanması aslında beni rahatlatmıştı. Şimdi artık önümde bomboş bir hayat ve içimde gülümseyen bir çocuk vardı. 19 yaşında, elinde hiçbir şeyi kalmamış, bütün kapılar yüzüne kapanmış, ailenin gururu iken bir anda “utanç vesilesi” olmuş bir çocuk… Ama ben yine de mutluydum. Üzerimde; evlenmek istemediği bir adamla düğünü son anda bozulan ve buna içten içe sevinen ama bu sevincini dışarıya belli edemeyen o genç kızın gizli mutluluğu vardı.
O dönemde, herhangi bir 4 yıllık bölüme yerleşip kayıt yaptırmayan öğrencilerin puanı bir sonraki yıl kesiliyordu. Bu kural gereği, 2007 sınavında puanım eksik hesaplanacaktı. 2006 yılının Eylül ayında dört farklı kapıyı aralayan ben, Ekim ayında bomboş ve “cezalı” bir birey olarak iki yıl beklemek zorundaydım. Aile efradının desteği geri çekilmişti. Amcam, “Ben seni okuttum, sen olmadın; artık seninle uğraşamam” diyordu. Neyse ki ben planımı yapmıştım. Önce İngilizce öğrenecek, bunun için gerekli parayı da ağabeyimin yanında ayakkabı işinde çalışarak kazanacaktım. Öyle de yaptım. Üç-dört ay içinde İngilizcenin ilk seviyesini halletmiştim.
Marmaris: Bodrum Kattaki Okulum
Kısa sürede daha iyi para kazanmanın yolunu biliyordum: Marmaris. Daha önce Selin ile çalıştığımız otellerde eski personele her zaman yer vardı. 2007 yazını çalışarak ve para biriktirerek geçirmeliydim; çünkü sınav hazırlık döneminde kimseye muhtaç olmamalıydım. Nisan ayında işe başladım, Kasım ayına kadar var gücümle çalıştım. Marmaris’te kalacak yerim yoktu ama değerli bir dostumun ağabeyi orada bir apart işletiyordu. Bana bodrum katta, güneş görmeyen, tuvalet ve banyosu ortak olan bir oda verdi. Neredeyse para bile almadı. Güneşi görmediğim o odada, tek pusulam kolumdaki saatti.
Günüm sabah saat 05:00’te başlıyordu. Haşlanmış yumurta ve patates, en hızlı ve ucuz yakıtımdı; belki de bu döneme duyduğum saygıdan, bu ikiliye olan aşkım hâlâ sürer. “Ben ne olacağım?” sorusuna verdiğim ilk somut cevap “Yabancı Dil” oldu. Dünyayı tanıma ve anlama isteğim, dil öğrenme sürecimi kamçıladı.
Dil meselesinden sonra tek hedefim vardı: HUKUK. Hazırlık için bir başıma kalabileceğim bir yer lazımdı; bu yer kesinlikle Antakya değildi. Antakya’da insanlar birbirine aşırı bağımlıydı. Bu “sevgi denizi” içinde bağımsız bir kişilik inşa etmek imkânsızdı. İnsanlar iyi günde “sevgi pıtırcığı” gibi birbirine sarılıyor, ancak bir tarla paylaşımı mevzu bahis olduğunda birbirini yok edercesine saldırabiliyordu. Ben bu durumu sigara bağımlılığına benzetiyordum; her gün içtiği şeye ilk öksürükte bela okuyan ama ondan kopamayan insanlar… Benim o an ihtiyacım olan şey, bu duygusal karmaşadan uzaklaşıp bir başıma kalmaktı. Marmaris, benim sığınağım oldu.
Amcamın Dönüşü Ve Disiplin
Amcam, her ne kadar “seninle uğraşamam” demişse de beni ortada bırakmaya gönlü razı gelmemişti. Marmaris’e yerleşeceğimi duyunca beni aradı. Buluştuk. Ben hâlâ kızgındım ama bu koca adamın bana yardımcı olmak için çabaladığını görecek kadar büyümüştüm. Sözü uzatmadı: “Oğlum ne olursa olsun biz bir aileyiz. İstediğin yerde kal ama haftada bir gün ders için yanıma geleceksin; Perşembe günleri buradayım, saati sen seç.” Bu destek, yeniden başlayan bir adam için hayatiydi. Artık dersleri zorla değil, irademle istiyordum. Günde üç vardiya çalışıyordum: Sabah 05:00 – 10:00, öğlen 12:00 – 16:00 ve akşam 18:00 – 21:00… Bir güne üç günlük çalışma sığdırıyordum. 2008 Mart ayına geldiğimde konuları bitirmiştim. Deneme sınavlarında artık Hukuk fakültesini kazanacak puanlara ulaşıyordum.
Bodrum kattaki o karanlık odada; ziyafetim yoğurtlu makarnaydı, aktivitem ise bazen deniz kenarında dalgaları seyretmek ya da bir dağın zirvesinden şehre bakmaktı. Kışın sessizliğinde barlar sokağında tek başıma yürürken, aslında kendi geleceğime yürüyordum. Zorluydu, sancılıydı ama hayatımda hiç bu kadar tatmin olduğumu hissetmemiştim.
BÖLÜM 3:
ÇOCUKLUKTAN GENÇLİĞE: CEVABIN TOHUMU
Marmaris’in o bodrum katında yoğurtlu makarnamı yerken fark ettiğim bir şey vardı: Bu soruyu bana hayat 19 yaşımda, elimde hiçbir şey kalmamışken sordurmuştu. Oysa bu soruya çok daha erken, çocuklukta hazırlanmak mümkündü. Şimdi o hazırlığın nasıl yapılabileceğine, yaş yaş bakalım.
“Ben ne olacağım?” sorusu her yaşta cevaplanabilir; ancak eğer çocuk sahibiyseniz, önce evladınızı bu soruya hazırlamanın aşamalarını bilmelisiniz. Çocuğu bu soruya hazırlarken aslında kendinizi de iyileştirdiğinize şahit olacaksınız. Evlenmiş, çocuk sahibi olmuş birisi bile henüz bu soruyu kendine sormamış olabilir; bunda bir beis yoktur. Kişi, çocuğunun hayatına doğru dokunarak kendi eksik kalan cevaplarını da tamamlar.
0-3 Yaş: Çocukların Hizasına Eğilmek
Meseleyi kavramak için temelden başlamak gerekir. Amacım psikolojik tahliller yapmak değil, doğrudan “çocuklara inmek.” Eğer onlarla konuşurken aynı seviyeye eğilmezsek, onlar da uzun yıllar ruhları arafta kalan canlılar olarak gezineceklerdir. Ne olacağını bilmeyenden her şey olur; ülkesinin sırlarını satan da, kendi halkına bomba atan da bu belirsizlikten beslenir. Çözüm, derhal çocuğunuzun hizasına eğilip onunla oyun oynamaktır.
Garry L. Landreth’in Oyun Terapisi eserinde belirttiği gibi; oyunun iyileştirici gücü muazzamdır. Uyku dışında bir çocuğun yapması gereken tek şey bilinçli oyun oynamaktır. Çocuk, anne karnından itibaren hukukî bir öznedir. “Cenin hakları” kavramını ceza hukuku bağlamında okuduğumda çok şaşırmıştım; henüz doğmamış bir canlının nasıl bir hakkı olabilirdi? Ancak çocuk dünyaya geldiği an artık tam bir bireydir. Ona kendinizden bir parça gibi davranamazsınız; onun sizinkinden çok farklı, bağımsız bir dünyası vardır.
Amerika’da yaşayan kuzenimin ilginç bir teorisi vardı: 1 + 1 = 11. Bir çocuk bir çocuktur; ama iki çocuk asla sadece iki çocuk değildir. Yan yana geldiklerinde yarattıkları sinerji ve bazen de kaosla en az 11 kişi ederler. Özellikle 0-3 yaş arasında yeni bir kardeş, süreci baltalayabilir. Bu hassas dönemde çocuk koşulsuz sevilmeli ve “Ben ne olacağım?” sorusuna ileride vereceği sağlıklı cevabın temelleri bu yaşlarda atılmalıdır.
3-7 Yaş: Hayal Gücünün Sınırsızlığına Müdahale Etmemek
Bu yaşlarda da en önemli etkinlik “bilinçli oyun”dur. Eğer çocuğunuz size “Ben çöpçü olacağım” diyorsa; “Neden çöpçü oluyorsun, doktor olsana” dediğiniz an, onu “ben”liğinden uzaklaştırmış olursunuz. Çocuğun filtre sistemi henüz gelişmemiştir; aklına gelen her şeyi dile getirir. Bizim mantık dünyamızla onun hayal dünyasına balta vurmamız en büyük yanlıştır.
Bir keresinde legolarla uzay istasyonu kuran oğluma, kötü ruhlu robotlara karşı neden kaçmadığını sorduğumda; “Baba kaçmamıza gerek yok, bir kodla aşı üretiyorum, bu aşı hava yoluyla hepsinin beynini değiştirip onları iyi robot yapacak” cevabını almıştım. Bilgisayar oyunu bile bilmeyen bir zihnin bu sonsuz kaynağı karşısında susmak zorunda kalmıştım.
Sonsuz bir bilince sahip olan insanı, toplum baskısıyla sınırlı bir kaynağa itmek; kabuğunda sıkışmasına neden olur. “Ben ne olacağım?” gibi basit bir soruya bu yüzden korkumuzdan cevap veremez hale geliriz. Oysa doğru ebeveynle çocuk olmak, dünyayı yeniden keşfetmektir. Tüm uykusuz gecelerin, koşturmacaların ödülü; bir sabah kahvaltısında duyacağınız “Anne, baba iyi ki varsınız” cümlesidir. Bu hazırlığın amacı, bireyin ileride o kritik soruyu kendine sorduğunda donanımlı olmasıdır. Bu yüzden jimnastik, yüzme, satranç veya müzik gibi aktivitelerle çocuğun kendi sınırlarını keşfetmesine olanak sağlanmalıdır.
Çocuğun kendi sınırlarını ve potansiyelini keşfetmesi için fiziksel ve zihinsel aktiviteler hayati öneme sahiptir. Jimnastik, yüzme, karate, basketbol, müzik veya satranç… Bu aktivitelerin amacı çocuğu bir “şampiyon” yapmak değil, onun “BEN NE OLACAĞIM” sorusuna vereceği cevabı çeşitlendirmektir. Ancak burada en büyük tehlike; ebeveynin hırsının, çocuğun merakının önüne geçmesidir.
Satrançla tanışma. Satranç, bir çocuk için sadece siyah-beyaz karelerden ibaret değildir; o, hayatın küçük bir simülasyonudur. Sabretmeyi, hamle yapmadan önce düşünmeyi ve en önemlisi kaybettiğinde ayağa kalkmayı öğretir. Eğer çocuğunuz satranca ilgi duyuyorsa, onu bir “usta” olması için zorlamayın. Bırakın önce taşlarla konuşsun, onlara hikayeler yazsın. Bir atın neden L gittiğini değil, o atın hangi diyara koştuğunu hayal etsin. Kuralları dayatmak yerine, satrancı bir oyun bahçesi gibi sunmak; onun zihninde kalıcı bir muhakeme yeteneği filizlendirecektir.
Bıktırmadan Keşfetmek Aktivite seçerken en altın kural şudur: Çocuğu boğmadan, imkan ve talebi harmanlamak. Eğer çocuk bir spor dalından veya enstrümandan nefret eder hale geliyorsa, orada “disiplin” değil “dayatma” vardır.
- Seçme Hakkı Tanıyın: Ona birkaç seçenek sunun ve deneyimlemesine izin verin. Üç ay yüzmeye gidip sonra “ben basketbol istiyorum” diyorsa, bu bir istikrarsızlık değil, bir arayıştır.
- Süreç Odaklı Olun: Sonuca (madalyaya, kupa almaya) değil, sürece odaklanın. “Bugün ne öğrendin?” sorusu, “Kazandın mı?” sorusundan çok daha değerlidir.
- Sıkıldığı Anı Kollayın: Öğrenme süreci bazen sancılıdır, hemen pes etmesine izin vermeyin ama “bıkkınlık” evresine girdiğini fark ettiğinizde geri çekilmeyi bilin.
Bütün bu koşturmacanın özünde; birey kendisine o büyük soruyu sorduğunda, elinde geniş bir deneyim yelpazesi olması yatar. Vücudunu tanıyan, strateji kurmayı bilen, bir ritme eşlik edebilen çocuk; “Ben ne olacağım?” dediğinde, cevabı sadece başkalarından duyduğu meslek isimlerinde değil, kendi içindeki o zengin birikimde bulacaktır.
7-11 Yaş: Ferrari’nin Pistle Buluşması ve Özgür Ruhun Sınırları
Eğer bir çocuk dünyaya geldiyse, elinizde dünyanın en güçlü, en estetik ve en hızlı aracı var demektir: Çocuk bir Ferrari’dir. Ancak mesele, bu muazzam makineyi garajda saklamak ya da ona sadece sizin istediğiniz hızı yaptırmak değildir. 7-11 yaş arası, bu Ferrari’nin motorunun sesini en gür çıkardığı, kendi vitesini denemeye başladığı “altın çağdır.”
Montessori’nin dediği gibi; “Bana kendi başıma yapabilmem için yardım et.” Bu yaş grubundaki çocuk, artık dünyayı sadece oyunla değil, iş birliği ve somut başarıyla kavramak ister. Ferrari’niz pisttedir; ona sürekli direksiyon kırmasını söylemek yerine, yolun sınırlarını çizip gaza basma cesaretini ona bırakmalısınız. Eğer çocuk bu dönemde kendi başına bir işi bitirme hazzını yaşamazsa, o muazzam motoru köreltmiş olursunuz. Kendi ayakkabısını bağlayan, kendi odasını düzenleyen ya da bir sorunu kendi başına çözen çocuk; “BEN NE OLACAĞIM” sorusuna “Ben, başarabilen biriyim” cevabını hazırlıyordur.
Burada Alice Miller’ın uyarısı kulaklarımızda küpe olmalı. Miller, ebeveynlerin kendi hayallerini çocuklarına yüklemesini “sessiz bir infaz” olarak görür. Eğer siz o Ferrari’yi, sırf siz istiyorsunuz diye bir traktör gibi tarlada sürmeye kalkarsanız; yani onu sadece sizin beklentilerinize cevap veren “uslu ve başarılı” bir çocuk olmaya zorlarsanız, çocuğun gerçek benliğini öldürürsünüz. 7-11 yaş, çocuğun sizin onayınızdan ziyade kendi öz saygısını inşa etmesi gereken yaştır. Onu “yetenekli çocuk” maskesi altına hapsetmeyin; bırakın bazen yoldan çıksın, bazen motoru teklesin. Gerçek özgürlük, hata yapma hakkının mühürlenmediği yerde başlar.
Ferrari’yi Pistte Tutmak: Satranç ve Strateji Bu dönemde satranç gibi disiplinler, o hızlı Ferrari’ye “fren mekanizması” ve “yol okuma kabiliyeti” kazandırır. Zihinsel bir aktivite olan satranç; çocuğa elindeki gücü (taşları) nasıl bir amaç uğruna kullanacağını öğretir. Ama unutmayın; satranç bir baskı aracı değil, zihnin vites geçişidir. Eğer çocuğu satranç şampiyonu olması için bıktırırsanız, o Ferrari’yi duvara toslarsınız.
7-11 yaş arası, “BEN NE OLACAĞIM” sorusunun tohumlarının en derinlere ekildiği zamandır. Bu dönemde ona sunacağınız imkanlar (yüzme, müzik, bilim), aslında o Ferrari’ye farklı yol haritaları sunmaktır. Sizin göreviniz şoförlük yapmak değil; yolları açık tutmak, tabelaları doğru dikmek ve o muazzam potansiyelin kendi rotasını çizmesini izlemektir. Unutmayın, doğru ebeveynlik; bir Ferrari’yi evcilleştirmek değil, onun hürriyetini ve asaletini koruyarak piste sürmektir.
“11-17” YAŞ: YOLDAN ÇEKİLME VAKTİ
Artık yoldan çekilmenin vakti geliyor. Bırakın onları, çekilin yollarından! Önlerini temizlemeyi artık bırakın.
Nefes ve öğrenci koçluğu alanında eğitim alan, aynı zamanda bir matematik öğretmeni olan eşim, gençlere “Hangi bölümü istiyorsun?” sorusunun sorulmasını yasaklamıştır. Bu sorunun rahatsız edici olduğu kadar kapasiteyi de düşüren bir pranga olduğunu savunur. Öğrenci sınava “bi hakkın” hazırlanır ve girer. Hedefi, o sınavdan 500 tam puan almaktır. Bu puanı aldıktan sonra isterse genetik okur, isterse de “ağaç ve taş oymacılığı” bölümüne gider. Eşimin bu teknikle nice zor vakanın üstesinden geldiğine birebir şahit olduğum için bunun, yazımızın temel yapı taşı olan “BEN NE OLACAĞIM?” sorusuna verilebilecek en iyi cevaplardan biri olduğuna inanıyorum.
Kimsenin size bu soruyu sormasına dahi izin vermemelisiniz. Biri sorduğunda cevap vermek için enerji sarf etmek yerine, doğrudan işinize odaklanmalısınız. Kişi, çocukluğundan bu yana yeterli donanıma ve tecrübeye sahip olmuşsa, bu yaşa geldiğinde o veciz ifade zaten içinde oluşmuştur. Emin olana dek bu kararı içinde saklamalıdır. Kendi hayatını bir sakız misali kimsenin diline düşürmeden işine bakmalıdır. Henüz bir fikri yoksa da buna takılmayı bırakıp elindeki dersine, işine ya da iştigal ettiği her ne ise ona dönmelidir. Bir cevap aramakla vakit kaybetmek yerine, önündeki işi en iyi neticeyle nihayete erdirmeyi görev edinmelidir.
Bugün “kazandı” görünenlerin yarın “kaybetmiş” olmayacağını kimse garanti edemez. Askeri okulu kazandığımda omuzlar üstünde taşındığımı, alkışlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Büyük bir iş başarmıştım; tebrik telefonları alıyordum. Hiçbir bölümü kazanamayan nice insanın bana gıpta ile baktığına emindim. Yazılı sınav, spor ve mülakat sonrası elenenlerin kışla kapısında ağlayan sesleri hâlâ kulağımda çınlamaktadır. Anne ve babası yanında olanların; “Aman yavrum olsun, dünyanın sonu değil ya, canın sağ olsun” şeklindeki tesellilerini unutamam.
Onların yanından geçerken “kazanan” biri olarak içten içe mağrur bir tavır takınmadığımı söylesem yalan olurdu. Yazılı sınavı geçmiş, sporu ve mülakatı başarıyla atlatmıştım; bu başarılar beni elbette mağrur kılacaktı. Ancak üç haftanın sonunda, yedi kişilik bir grupla okulun dışına atılacağımı bilsem bu denli mutlu olabilir miydim? Kaldı ki askeri okul tercihi, benim “BEN NE OLACAĞIM?” sorusuna verdiğim bir cevap değildi. Bu süreci ben tercih etmemiştim ama başarısının gururunu ben yaşıyordum. O anda sanki başka birinin yerine seviniyormuşum gibi hissetmem, işin benim dışımda geliştiğinin en büyük kanıtıdır.
Nihayetinde, kapıdaki o ailelerin verdiği teselliyi ben atıldığım gün kendime veriyordum: “Dünyanın sonu değil ya!” Bu deyim, o günden sonra dilimden düşmez oldu. Hiçbir şey dünyanın sonu değildir. Hiç kimse için mutlak bir “kazanma” durumu söz konusu olmadığına göre, kimsenin kesin olarak kazandığından ya da kaybettiğinden bahsedemeyiz. Üniversite yıllarında en büyük hayalim “Hâkim” olmaktı. Fakülte yıllarımda defalarca “Madem hâkim olacaksın, girsene cemaatin yurduna” söylemini işittim. Ne o yurtlara girdim ne de hâkim oldum. O gün o şartlarla hâkim olanlar “kazandık” diye gezinirken, birkaç yıl içinde hepsi görevden alındı.
Kazanmak, kişiden kişiye değişen göreceli bir kavramdır. En büyük kazanım, kişinin kendini kazanmasıdır. Kendinden bir parçayı keşfeden kişi, o gün çok şey kazanmıştır; on bin parçalık bir puzzle’daki son parçayı yerine oturtan oyuncu gibi sevinmelidir.
Eğer çocukluğunuzu bilinçli bir keşif süreciyle geçirdiyseniz, artık bu yaş aralığında ne istediğinizi biliyorsunuz demektir. Bu bilme hali büyük bir kazanımdır ancak korunması için emek gerekir. Kişi artık bu soruyu cevaplayabilecek kabiliyette ve donanımdadır. Geriye kalan tek şey; cesaretle ve sabırla çalışmaktır.
BÖLÜM 4:
YETİŞKİNLİK: CEVAP VERME ZAMANI
Yukarıda kısmen değindiğimiz üzere, bu soruyu (Ben ne olacağım?) kimse kimseye sormamalıdır. Dolayısıyla “0-3”, “3-7” ve “7-11” yaş grubundaki çocuklarla bu konunun konuşulması dahi büyük bir hatadır. Kimseye faydası olmayan bu mükaleme (karşılıklı konuşma), çocukta sadece kafa karışıklığına ve bıkkınlığa neden olur. “11-17” yaş aralığında ise kişi artık bu cevabı kendi içinde bulabilir; bulduğunda da bunu kimseyle paylaşmak zorunda değildir.
18 yaş ve sonrasında da bu cevap inşa edilebilir. Eğer kişi kendini donanımlı hissetmiyorsa ve henüz sorumluluk alacağı çocukları da yoksa, derhal tecrübe edinmek için tıpkı “3-7” yaş aralığındaki bir çocuk misali işten işe koşmalı, hayatı mutfağında öğrenmelidir. Pratik tecrübe, teorik bilginin önüne geçmelidir.
18+ YAŞ
Geldik artık yetişkin bir insanın “BEN NE OLACAĞIM?” sorusunu nasıl cevaplandırabileceğine… Bu gruptaki kişi, büyük olasılıkla yukarıda idealize ettiğimizden çok uzak bir çocukluk yaşamış, belki de hiç “çocuk” olamamıştır. Şimdi bu kişinin yapması gereken ilk şey; kendisini bir çocuk olarak kabul edip, kendi çocukluğunun elinden tutmasıdır.
İçsel çocukla helalleşme ve yas. Kendinizi tanımaya başlarken şunu unutmayın: Çocukluğunuzda mahrum bırakıldığınız her ne ise, onun yasını tutmadan o enkazın üzerine yeni bir bina çıkamazsınız. Kendi çocukluğunuzla helalleşin. Ona muz ısmarlamak, çikolata almak sadece bir başlangıçtır; asıl mesele o çocuğun döktüğü gizli gözyaşlarını sahiplenmektir. “Geçmişte yanımda kimse yoktu ama şimdi ben varım” diyerek o acıyla vedalaşın. Bu yas tutulmadan, yetişkinliğin mimarisi kurulamaz.
Konfor alanı. Erişkin insan aslında ne istediğini bilir; asıl sorun atalet halinden kaynaklanan harekete geçmeme isteğidir. Ancak bu sadece tembellik değildir; mutsuz olduğunuz o iş, o hayat dalı size “güvenli bir hapishane” gibi gelir. İnsan, kötü bir tanıdığı, bilinmez bir iyiye tercih eder. Devasa filler, küçüklükten beri bağlandıkları ince bir iple zapt edilirler; büyüdüklerinde o ipi koparacak güçleri olsa da buna inanmazlar. Hayat da insanı böyle görünmez bağlarla sürükler. Bu “konforlu mutsuzluktan” kurtulmak için belirsizliğin özgürlüğüne cüret etmelisiniz. O ince fil ipini koparacak güç içinizdeki “BEN”dir.
Hata yapmanın onuru. “BEN NE OLACAĞIM?” sorusunun cevabını yanlış vermekten de korkmayın. Hata, bir kaza değil; öğrenme yakıtıdır. Ferrari metaforumuza geri dönersek; pistin dışına hiç çıkmadan, o muazzam makinenin gerçek sınırlarını asla bilemezsiniz. Doğru cevaba giden yol, pek çok yanlış kapının çalınmasından geçer. Yanlış bir tercih yaptıysanız, “vakit geçti” demeyin. Zamanı geldiyse ve imkânınız elveriyorsa, kendinizi en yakın hissettiğiniz alana derhal geçiş yapmaktan geri durmayın. Hayat durağan değil, değişkendir; siz de bu değişimin canlı bir parçasısınız. Başkasının sizin yerinize karar vermesine izin vermeyin.
Bilgiyle beslenme. Kitap okuma kültürü yerleşmemiş bir toplum olduğumuz için 18 yaşından sonra birine “kitap kurdu ol” demek her zaman karşılık bulmuyor. Ancak bu, cehalete sığınmak için bir bahane değildir. Okumayı beceremiyorsan, dinle; izle! Beynini kahvehane gürültüsüyle, halı saha dedikodusuyla değil; sana ayna tutacak, ufkunu açacak hikâyelerle, belgesellerle, sesli kitaplarla besle. Size yeni bir şey katmayan her ortam, sizden bir şeyler eksiltir. Viktor Frankl’ın toplama kampındaki o cehennemden sağ çıkıp Logoterapi gibi devasa bir anlam dünyası kurması, pasif bir bekleyişle değil, zihnini en ağır şartlarda bile “anlamla” beslemesiyle mümkün olmuştur.
Küçük adımların zaferi. Bunun için işinizi gücünü bırakıp Himalayalar’a tırmanmanıza gerek yok. Bu soruya ve hedefinize her gün önce 5, sonra 10, sonra 15 dakika ayırın. Bir yılın sonunda bu süreyi 45 dakikaya çıkarabilirseniz, olmak istediğiniz şey hakkında muvaffak olmanız kaçınılmazdır.
5N 1K – KARİYERDEN MANAYA YOLCULUK
Bu soruyu şimdiye dek hep kariyer odaklı cevaplamaya gayret ettik; çünkü temel sorun genellikle iş seçiminde baş göstermektedir. Peki, 40 yaşında bir birey için bu soru aynı anlamı taşır mı? İşi, eşi, çocukları olan ve maddi kaygı gütmeyen biri için bu soru artık mana alemine dairdir. Kişi artık sadece bir soruya değil, 5N 1K olarak formüle edilen bir sorular bütününe muhatap olur:
- Ben nerede ne olacağım?
- Ben ne zaman ne olacağım?
- Ben nasıl ne olacağım?
- Ben niçin ne olacağım?
- Ben kiminle ne olacağım?
Hayat devam ediyor ve bu hayattan başka bir tane daha yok. İnsan; mutlu olabilmek, kendini gerçekleştirebilmek, hayatı anlamak için ne yapacağına karar vermek zorundadır. Bizim gibi hayatın emeklilikle son bulduğunu sanan Batılı toplumların en büyük korkusu “yaşlanınca bana kim bakacak?” iken; Japonya’da 90. yaş gününü kutlayan ve mahallenin en genci sayılan kişiler hâlâ kendi işlerini görmekte, mutlu yaşamaktadır. 65 yaşında ölümü bekleyen de insan, 90 yaşında kendini genç addeden de… Bu farklılık zihinde başlar. Kişi önce zihninde bir şey olur, sonra bedeninde o şeyi yaşar. Hepimiz zihnimizin esiriyiz; bu esaretin farkında olursak, zihnimizi mümkün olan en geniş sınırlarda tutmayı hedefleriz.
Zihin size; “Hadi emekli ol, zaten on yıla kalmaz ölürsün” dediğinde, farkına varmadan bu söylemi içselleştirirsiniz. Zihni güçlendiren şey sadece okuyup yazmak değildir. Düzenli egzersiz yapmak zihne doğrudan etki eder. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” formülü dilden hayata inmelidir. Çocuğunuz için uykusuz geceler geçirdikten sonra, artık kendiniz için de emek vermelisiniz.



Güncelleme zamanı. Frankl’ın deyimiyle “varoluşsal bir boşlukta” mısınız, yoksa var olma sebebinizi biliyor musunuz? Şu an bulunduğunuz insan bedeni formunda en iyi versiyonunuzda mısınız, yoksa eski bir sürümle mi idare ediyorsunuz? Güncelleme zamanı geldiğinde bunu hür bir insan gibi cesurca kabul edip indiriyor musunuz?
Sabahtan akşama kadar çalıştığınız işiniz sizi tam olarak yansıtmıyor olabilir. Siz işinizden ibaret değilsiniz. Japonların deyimiyle Ikigai’niz (hayat amacınız) başka bir şey olabilir. Yaparken kendinizden geçtiğiniz, dünyayı unuttuğunuz o iş nedir? Bir mobilya ustası toz ve gürültü içinde eserini işlerken “akışı” yakalamıştır. Bir piyanist ağlayarak eserini icra ederken başka bir aleme geçer. Temel mesele, bireyin o işi yaparken bütün hücreleri ve zihniyle orada olmasıdır. Yetişkin bir birey artık sorularını çeşitlendirmelidir:
- “Ben nasıl bir dede/nine olacağım?”
- “Nerede ve kiminle yaşlanacağım?”
- “Nasıl bir ölü olacağım?”
Sorular çeşitlendikçe kişi mutlu olmalıdır; çünkü bunlara cevap aradıkça kendini inşa edecektir. Bu sadece felsefi bir fantezi değil, bir hayat inşa etme gayesidir.
Olumsuz soruyla yüzleşmek. Sürecin bir de aynadaki karanlık yüzü vardır. Kendimize şu soruları da sormalıyız:
- “Bu kadar sigara içersem ne olacağım?”
- “Bu kadar öfkeli ve geçimsiz kalırsam sonum ne olacak?”
- “Hareketsiz kalarak, sevgisiz yaşayarak neye dönüşeceğim?”
- “Hırsızlıkla, uyuşturucuyla ya da sevmediğim birinin gölgesinde ben ne olacağım?”
Bu sorularla yüzleşecek cesareti bulduğumuzda ortaya çıkacak olan zor koşullar, aslında bizi yeniden inşa eden “fırın”dır.
BÖLÜM 5: KENDİ KADERİNİN ŞAHİDİ OLMAK
Cevabı bulduktan sonra bile insanı en çok durduran şeylerden biri kader fikridir. Bu bölümde, kaderle iradenin sınırında durmayı deneyeceğiz.
Hayatın sonu mutlak ölümdür; bildiğimiz dünyada ölümsüzlüğün olmadığı aşikârdır. Ancak hayat, bize bahşedilen bir hediye olduğu kadar, sorumluluğunu taşıdığımız ve bizzat şekillendirdiğimiz bir alandır. Üstadın dediği gibi: “Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı; elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı.”
“Ben ne olacağım?” sorusuna verilen en büyük hatalı cevap, “Kaderde ne yazılıysa o olur” teslimiyetidir. Oysa kaderde yazılı olan, sizin çabanızdır. Çevrenizde; okuduğu bölüm başka, yaptığı iş bambaşka olan binlerce insan görürsünüz. Ailesinin zorlamasıyla tıp okuyan ama ruhu aşçılıkta, müzikte ya da dansta olan; yıllarca KPSS peşinde koşup sonunda kendi küçük işletmesini kuran ve hayattan asıl o zaman zevk almaya başlayan insanların sayısı yadsınamaz. Bu örneklerin ortak noktası şudur: Hayatlarının en zor döneminde kendilerine o dürüst soruyu sormuşlar ve verdikleri cevabın arkasında cesaretle durmuşlardır.
“Ben Ne Olacağım” Bir Kader Midir?
Her şeyin inanç temelli yaşandığı ülkemizde bu soru da kaderci bir yaklaşımla, “Zaten yazılmış, ben nasıl değiştireyim?” itirazına kurban edilmektedir. İnsanlar çoğu zaman tembelliklerini kadere yükleyerek sorumluluktan kaçarlar. Her daim bizim yerimize karar veren bir otorite olsun isteriz; arkamıza yaslanıp her şeye “kader” deyip geçmek en kolay yoldur. Oysa bu anlayışı kavramak için cüzi ve külli irade arasındaki farkı iyi bilmek gerekir.
Sinan Canan’ın “labirent” örneği bu durumu çok iyi açıklar: Bir labirentin içindesiniz ve önünüzde sayısız yol var. Bu labirenti üstten gören bir irade, sizin seçeceğiniz tüm olasılıklara hakimdir ancak siz seçim yaparken asla müdahale etmez. O iradenin tüm yolları boyutsal bir farkla biliyor olması, size hükmettiği anlamına gelmez. Dolayısıyla “Ben ne olacağım?” sorusunun cevabı ilahi bir Yaratıcının ya da bir başkasının tekelinde değil, bizzat kişinin kendi elindedir.
Osmanlı müelliflerinden Dr. Ethem Bakır, özgür iradeden bir “serap” olarak bahseder; her gün çabalayarak bu ideale biraz daha yaklaşırız. Bu bağlamda “Ben ne olacağım?” sorusu da ucu bucağı olmayan bir deryadır; zira kendini bilmek, ölünceye kadar nihayete ermeyen bir ilimdir.
Viktor Frankl, Freud’un “İnsanlar aç kalırsa tüm bireysel farklar silinir ve herkes aynı dürtüsel tepkileri vererek yamyamlaşır,” iddiasını toplama kamplarındaki gözlemleriyle bizzat çürütmüştür. O kamplarda hem “domuzlar” hem de “azizler” maskelerini çıkarmış; fıtratın, dışsal faktörlerden çok daha güçlü olduğu kanıtlanmıştır. Fıtrat, yaratılıştan gelen gizli bir yetenektir ve ona ancak kişinin kendisi erişebilir.
Bu yüzden “Ben ne olacağım?” sorusunun cevabı asla dışsal uyaranlara bırakılamaz. Eğer bu cevap başkalarına veya şartlara emanet edilirse, yaşanılan hayat özden yoksun ve manasız kalır.
Eril dil üzerine bir not. Bu metnin genelinde hissedilen “eril” enerji ve dil, yazarın erkek olmasından ziyade, toplumumuzda “Ben ne olacağım?” sorusunun doğrudan “Eve ekmek götürme” fikriyle bağdaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Avcı ve toplayıcı çağlardan bu yana erkeğe yüklenen bu misyon, günümüzde kadın-erkek ayrımı olmaksızın herkesin omuzlarındadır. Ancak meselenin özü, sadece karın doyurmak değil, ruhu da doyuracak o “oluş” halini bulmaktır.
Fikirden fiile. Yetişkin bir birey için bu sorunun cevabı aslında basittir; çünkü o, fikirlerini gerçeklik filtresinden geçirebilir. Yetişkinin asıl aşması gereken engel; bulduğu cevap için harekete geçme ve bunu fiile dönüştürme sürecidir. Makul bir birey, bugün işçiyse yarın patron olamayacağını bilir ama erişilebilir hayaller kurmaya başlayabilir. Emeklilik, köy evi ya da yeni bir kariyer… Hedef ne olursa olsun, “BEN NE OLACAĞIM?” sorusunun cevabı mülkiyetin (ev, araba, yazlık) çok ötesinde, hayati bir varoluş meselesidir.
50 yaşında dahi bu soruyu soran bir birey, toplumun kalıplarından sıyrıldığı an kendi gerçeğini bulacaktır. Hayat, sancılı bir doğumdur. Hamile bir kadının doğumu için o sancıların gerekli olması gibi, insanın kendi “Ben”ini doğurması için de hayatın sarsıntılarından geçmesi gerekir. Bebeğin hayata başladığını müjdeleyen o ilk ağlayış gibi, biz de sancılardan kıvransak da kendimizi keşfetme yolculuğuna devam etmeliyiz.
Çünkü bu soruya verilen dürüst bir cevap, sadece bir meslek seçimi değil; ölümle randevunuza kadar sürecek olan o onurlu yürüyüşün ilk adımıdır.
20 Yıl Sonra: En İyi Versiyonunuz
Üniversite kazanmak ya da meslek sahibi olmak hayatın sadece birer aşamasıdır. Esas mesele; “20 yıl sonra ben ne olacağım?” sorusudur. Ben bu bedende ve beyinde en iyi formumu yakaladım mı? Doygun bir yetişkin mi oldum, yoksa hâlâ kayıplarına hayıflanan, mutsuzluğunu çevresinden çıkaran biri miyim?
Çevrenize bakın; kendini gerçekleştirmiş kişi dingin ve huzurludur. Bunun tam aksi ise mutsuz ve memnuniyetsizdir. Son nefese kadar “Ben ne olacağım?” diye sormak insanın temel vazifesidir. Siz ne olacağınıza karar verdiğiniz anda beyniniz o yönde üretmeye başlar. Yeter ki kalbinizi dinleyin. Viktor Frankl’ın hayatı bir filme benzeten o meşhur yaklaşımıyla: “Filmin sonunda ne olacağını (ölümü veya kavuşmayı) herkes bilir ama hayatı değerli kılan, o sona nasıl gidileceğidir.” Kendi varoluş sebebini bilmeyen birinin hayattan mana çıkarması imkânsızdır.
Konforlu Hapishane: Bir Memurun “Oluş” Savaşı
“Ben ne olacağım?” sorusu, belki de bir işsizden ya da bir öğrenciden çok, her sabah aynı saatte kart basan, her ayın on beşinde maaşını alan memur için daha yakıcıdır. Çünkü memuriyet, düzenli gelirin ve garantili hayatın ördüğü o “konforlu hapishanenin” tam merkezidir. Bir memur, sicil numarasına ve unvanına indirgendiği o masada şu hayati kararı vermelidir:
“Maaşım devletten olabilir ama hayallerim bana aittir.”
Bir memur bu soruya cevap verirken, masasını rızkını kazandığı yer olarak görmeli; ancak ruhunun sınırlarını o masanın dört köşesine hapsetmemelidir. Devletin ona verdiği unvanın yanına, kendi kendine verdiği bir unvanı eklemediği sürece, emekli olduğunda sadece bir “boşluk” kalacaktır.
Eğer akşam mesai bittiğinde kartını basıp dışarı çıktığında, zihnindeki o “bozkırda koşan kısrağı” serbest bırakabiliyorsa; o kişi memuriyetin içindeki İnsan-ı Kamil yolculuğuna çıkmış demektir. Kapısına gelen bir yaşlıya sadece “evrak” olarak değil, bir “can” olarak bakmaya başladığında memuriyeti bir “hizmet makamına” dönüşür.
Unutulmamalıdır ki; nizamiyenin dışına çıkmak için mutlaka o kapıdan kovulmak gerekmez. Bazen en büyük özgürlük, o kapının içinde kalıp, zihnen o nizamiyeyi yıkmaktır. Bir memur için “Ben ne olacağım?” sorusunun en onurlu cevabı; “Emekli olduğunda ölen bir gölge değil, son nefesine kadar üreten ve ‘kendisi’ kalmayı başaran bir insan olacağım” diyebilmektir.
“Ben ne olacağım?” sorusu, bir avukat için memuriyetin gri duvarlarından çok daha farklı, ancak en az onun kadar sinsi bir “itibar ve hırs hapishanesinin” içinde yankılanır. Memur, rızkı ile hayalleri arasına sınır çekerken; avukat, cübbesinin ihtişamı ile vicdanının çıplaklığı arasında bir “oluş” savaşı verir.
Olanı sevmek ve akış. Hayatı sağlıklı anlamak, “Ben ne olacağım?” sorusuna verilen samimi bir cevapla başlar. İnsan ne olacağını bilir ve ona göre çalışırsa, olanı da sever, akışta da kalır. Karınca misali yürüyüşünden onur duyar; “Varamasam da yolunda ölürüm” diyerek devam eder. Sorun, kişinin bu sorumluluğu üstlenememesidir. Cevaba sahip çıktığınız anda hem kendinize hem de topluma faydalı bir birey olursunuz.
Ben Kendim Ne Olacağım?
Ben hiçbir zaman “şu mesleği seçeceğim” diye bir cevap vermedim. Hakların nasıl ihlal edildiğini görünce kendimi bir “hak savunucusu” olarak hayal ettim. En iyisi hakim olmaktı; ancak hakim olabilmek için -o dönemde- başkasının hakkına girildiğini (torpil ve cemaat yapılarını) görünce vazgeçtim. Avukatlığa başladığımda, meslektaşlarımın “avukat sayısı çok arttı” diye hayıflanmasına şahit oldum. Oysa meslektaşım Halil İbrahim Yurtdaş’ın dediği gibi; mesele sayı değil, hukukun geliştirilmemesidir.
Wilhelm Stekel’e ait olan ve J.D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar romanında alıntıladığı şu söz kitabın özünü anlatır: “Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.” En büyük davanız, kendinizdir.
İçe Dönüş
Aliya İzzetbegoviç, modern toplumun en büyük hastalığının ruhu kaybetmek olduğunu söyler. Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” tasavvuruna benzer bir çağda yaşıyoruz. İnsan üreten fabrikaların yerini sosyal medya araçları, uyuşmanın yerini ise dijital bağımlılıklar almıştır. Bu düzene karşı koyabilmenin tek yolu, insanın kendi içine dönmesidir. Bu dönüş ister dinle, ister felsefeyle, ister erdemli bir insan olma çabasıyla olsun; her biri değerlidir.
“Ben ne olacağım?” sorusuna rüyanızda, istiharenizde ya da yüzlerce kitap arasında cevap arayın. Ancak unutmayın; bulacağınız “en kötü” cevap bile, dışarıdan (modadan, sosyal medyadan, toplumdan) gelen “en iyi” cevaptan çok daha evladır. Çünkü o cevap, sadece size aittir.
Sistemin içindeki “sen”. Tarih, siyaset ve ideolojiler herkes tarafından farklı yorumlanır. Fatih Sultan Mehmet kimine göre mübarek, kimine göre sadece bir fatihtir. Bu tanımlarla mücadele ederek zafer kazanamazsınız. Ama öyle bir şey düşünün ki; sen nasıl tanımlarsan herkes öyle kabul ediyor: O kişi sensin.
Seni senden iyi kimse tanıyamaz. Ne anan baban, ne psikoloğun… İnsan, hakiki sebepleri hep gizler. İşçi daha iyi iş bulduğu için ayrılır ama biz “mesai ödenmedi” diye dava açarız. Dünya savaşı bir veliaht öldü diye çıkar ama asıl sebep toprak kazanma hırsıdır. Sizin hakikatiniz de içinizde saklıdır.
Okuduğunuz bu kitap ya da izlediğiniz bir film size anlık bir aydınlanma sağlamayabilir. Hayat, süregelen bir eylemdir. Bugün bir adım atıp yarın durursanız, bugünün hiçbir kıymeti kalmaz. Ancak devamlılık ve kararlılıkla sorulan “Ben ne olacağım?” sorusu, sizi hiçliğe ve oradan da kendinize ulaştıracaktır.
BÖLÜM 6:
AİLE, ÇOCUK VE ZORBALIK: BAŞKASININ HAYALİ
Bir insan bu soruya kendi cevabını verdikten sonra, sıra onun gölgesinde büyüyen çocuklara gelir. Bunu en çok iki oğlumun yanında öğrendim.
Çocukların Hayalleri: Unvanların Boşluğu
Çevremde her şeyi çocuktan bekleyen aileler görüyorum. Anne “doktor olacak” diyor, baba “devlete atanacak” diyor. Çocuk, maruz kaldığı bu baskının farkında olmadan bir süre bu hayalleri taşıyor. Ancak bu yapay inşa, genellikle üniversite tercih döneminde ya da birinci sınıfta büyük bir gürültüyle patlıyor. İnternette görüyoruz; hıçkıra hıçkıra ağlayan bir genç ve ona suçlulukla bakan ebeveynler… “E çocuğum neden ağlıyorsun, bölüm çok güzel işte” diyorlar. Genç ise hüsranla haykırıyor: “Ben bunu istemiyordum, siz yazdırdınız!”
İstemeden doktor, mühendis ya da subay olan bir bireyin trajedisi mezuniyetten sonra başlar. Her şeyin o unvanla düzeleceğini sanırken, elinde diplomasıyla koca bir boşluğun ortasında kalakalır. “Doktor oldum ama neden mutlu değilim?” Akademik başarı, duygusal tatminle el ele gitmediğinde kişi, kendi olamadığı bir hayatın figüranı haline gelir.
Ebeveynlere son çağrı. Eski çağlardan bir ders alalım: Eğer bir devletiniz yoksa; oğlunuz şehzade, kızınız sultan değilse, hayatlarını kurma sorumluluğunu onlara bırakın. Sizin zorlamanızla doktor olan bir evlat, hastanede sadece mutsuz bir birey değil, etrafına zarar veren “aksi bir hekim” olur. Canı gönülden o mesleği yapmak isteyen birinin de hakkına girer. Baskıyla hukuk okuttuğunuz çocuklarınız, adalet kavramını özümsemeden kürsüye çıkar ve her türlü hukuk dışı işe bulaşabilir; en ufak bir tehditte siner.
Evlatlarınıza desteğinizi esirgemeyin ama onların da bir iç sesi ve aklı olduğunu bilin. Her şeyi ayaklarına sermeyin; aksine, kendilerini keşfetmeleri için onlara farklı disiplinler sunun. Kenan Sofuoğlu iseniz pist yapın, Cem Yılmaz iseniz setlere götürün, imkânınız varsa bilgisayar konsolu kurun. Ama unutmayın ki; sporun, sanatın veya teknolojinin hangi dalına yöneleceğine ancak o karar verebilir. Çocuğun müzik yeteneği varsa, onu motorcu olmaya zorlamak sadece bir Ferrari’yi tarlada sürmektir. Çocukluk dönemi; kabiliyetlerin geliştirildiği, sevginin, saygının ve merhametin aşılandığı bir “tohum” çağıdır. Ailenin temel ödevi, bu tohumu doğru toprakla buluşturmaktır.
“Sen Ne Olacaksın!” Değil, “Sana Karşı Sorumluyum”
Çocuğa küçük yaşta tahakkümle “Sen ne olacaksın?” diye sormak, zorbalıktan başka bir şey değildir. “Senden bir bok olmaz” gibi söylemlerle sakatlanmış ruhlar yetiştiriyoruz. Birey, yüz yılda bir meyve veren nadide bir ağaca benzer. Bahçenizdeki maydanoza gösterdiğiniz özeni, çocuğunuzun ruhuna da göstermelisiniz.
Hal Edward Runkel’ın dediği gibi: “Çocuğunuzdan sorumlu değilsiniz, ona karşı sorumlusunuz.” Siz üzerinize düşen emeği verdikten sonra onun hayatına yön verememesi artık kendi tercihidir. Runkel, doğru ebeveynliği; sakin kalmak, oksijen maskesini önce kendine takmak ve “eldiveni almayı reddetmek” olarak tanımlar. “Sıkıldım” diyen çocuğa eğlence bulmak yerine, “Sıkılmak zordur, buna son vermek için ne planlıyorsun?” diyerek sorumluluğu ona devretmek, birey olma yolundaki ilk adımdır. Kendi kararlarının hazzını tadan bir çocuk, günü geldiğinde “Ben ne olacağım?” sorusuna endişeyle değil, özgüvenle cevap verecektir.
Filtresiz yaratıcılık: kağıt deneyi. Sir Ken Robinson’a atfedilen meşhur bir kağıt deneyi vardır. Çocuklara bir kağıtla neler yapabilecekleri sorulduğunda; uçaktan gemiye, maskeden resme kadar yaklaşık 200 farklı etkinlik sayarlar. Aynı kağıt bir yetişkine verildiğinde ise kullanım alanı 1-2 maddeyle sınırlı kalır. Bizleri filtre sahibi yapan okul, eğitim, toplum ve inanç kalıpları henüz çocukları esir almamıştır. Einstein’a atfedilen bir söze göre: “Yaratıcılığımı engelleyen tek şey eğitimdi.”
Bir maşrapa biz büyükler için sadece banyo aletiyken; bir çocuk için kum doldurmaya, içine legolar koyup yuva yapmaya yarayan sihirli bir nesnedir. Bizim temel görevimiz, çocuğun bu sınırsız anlam dünyasını kendi kısıtlı kodlarımızla baltalamak yerine desteklemektir. İşte bu özgürlükle büyüyen birey, “Ben ne olacağım?” sorusuna en dürüst cevabı verecek kişidir.
Zorbalık: Kimliksizliğin Yansıması
Hayatın her alanına işlemiş bir zorbalık görmemizin temel sebebi; ne olacağını ve ne olduğunu bilmeyen insanlardan oluşan bir toplumda yaşamamızdır. Çocuk yaşta masum bir “nanik” hareketiyle başlayan bu dalga geçme hali; depremde her şeyini kaybetmiş bir çocuğun yüzüne karşı, “Bizim villamız, yazlığımız ve bir sürü evimiz var” diyebilecek kadar gaddar bir yapıya dönüşebiliyor. Kuşkusuz zorba olan çocuklar değil, onlara sahip oldukları mallarla böbürlenmeyi öğreten büyükleridir. Kendini var edemeyen yetişkin, çocuğunu bir “silah” gibi kullanarak başkalarını yaralamayı öğretir.
Yusuf Ali’nin Dersi
“Sen ne olacaksın?” sorusu, aslında bir ebeveynin çocuğuna yönelttiği en masum görünümlü “tahakküm” aracıdır. Biz bu soruyu sorarken, aslında kendi tamamlayamadığımız hikâyelerimizi onların küçük omuzlarına ceket diye asmaya çalışırız. Fakat unuttuğumuz bir şey var: Çocuklar, bizim nerede uyuya kaldığımızı, hangi cümlede yalan söylediğimizi ve hangi nizamiyenin önünde diz çöktüğümüzü uykularında bile sezerler.
Yusuf Ali sekiz yaşındaydı. İlkokulun o yorucu temposundan dönmüş, yorgunluktan bitap düşmüştü. Ben ise ona, sanki kendi yarım kalmış uçuşumu tamamlatmak ister gibi, yıllar önce söz verdiğim “Ay Tozu” kitabını okumayı teklif ettim. Kitap, yeryüzünün tozundan kurtulup gökyüzünün sonsuzluğuna, o “ay tozu”na ulaşmaya çalışan bir pilotun serüveniydi. Okumaya başladım… Sesim odanın içinde yankılanırken, Yusuf Ali’nin göz kapaklarının ağırlaştığını gördüm. Bir süre sonra nefesi düzene girdi, parmakları gevşedi.
“Tamam,” dedim içimden, “Uyudu.”
Kitabı yarısında, pilotun uçağıyla o ıssız ve çetin çölün ortasında kaldığı yerde kapattım. Sessizce odadan çıktım. Benim için o an mesai bitmiş, “ebeveynlik kartı” basılmıştı.
Birkaç gün sonra, sanki o yolu beraber yürümüşüz gibi bir edayla hikâyeden bahsederken, Yusuf Ali o sarsıcı darbeyi indirdi: “Baba, pilot olduktan sonra nerelere uçuyor?”
Zaman durdu. O an, o meşhur 2006 nizamiyesinde yediğim ilk tokat kadar sarsıcıydı. Ben onun uyuduğunu sanırken, o zihin; pilotun çöldeki mücadelesini, motorun tekleyişini, kum fırtınasının arasından süzülme çabasını pürdikkat dinlemişti. Ben hikâyeyi çölde bırakıp “konforlu uykuma” dalmıştım, o ise pilotu çoktan gökyüzüne uğurlamış, varacağı menzili bekliyordu.
O an utandım. Utancım, kitabı bitirmemiş olmamdan değil; karşımdaki sekiz yaşındaki zihnin sadakatini, kendi yetişkin kibrimle küçümsemiş olmamdandı. Ben ona “akıl” vermeye, onu “uyutmaya” çalışırken; o bana bir ömür boyu unutamayacağım o dersi veriyordu: “Beni uyuyor sanma baba; ben hayallerimin bekçisiyim.”
Şimdi soruyorum kendime: Ben bu çocuğa nasıl “Sen ne olacaksın?” diyebilirim? O zaten, babasının çölde bıraktığı uçağı zihninde havalandıracak kadar “olmuş” bir ruh.
Ay Tozu bize şunu öğretir: Pilotun nerelere uçtuğu değil, o uçağı o çölden kaldırma iradesidir asıl mesele. Eğer biz çocuklarımıza doğru bilgiyi ve o uçağı tamir edecek imkânı sunarsak; onlar bizim hayal bile edemeyeceğimiz galaksilere çoktan rota kırmış olacaklardır.
Mesele onlara ne olacaklarını söylemek değil; bizim hangi çölde kaldığımızı onlara dürüstçe itiraf edebilme onuruna sahip olmaktır.
Bardağa Dolan Temiz Su
Evde çocuklar için odalar ayırmıştık ama arabayı tamamen kendimize ait sanıyorduk. Arabada çalan şarkılar; yetişkinlere hitap eden Ahmet Kaya, Haluk Levent ya da yeni nesil küfürlü rap parçalarıydı. Bir baktık ki çocuklar yaşlarına hiç uygun olmayan, argo dolu sözleri mırıldanıyor. Bu durumu değiştireceğimizi, şarkıları sileceğimizi her söylediğimizde arabayı “hayır” nidaları ve krizler kaplıyordu.
Sonunda bir gün dayanamadım ve 4 GB’lık o karma listeyi tamamen sildim. Yerine Onur Erol ve dünya literatüründen seçtiğim yaklaşık 700 MB’lık çocuk şarkılarını yükledim. Yusuf ve Yağız arabaya bindiğinde kopacak fırtınadan öylesine korkuyordum ki bu gerginlik tüm vücudumu sarmıştı. Akşam Yağız arabayla gezmek istedi; deprem sonrası tek başına uyumakta zorlandığı için onu arabada uyutmaya çalışıyordum.
Flash belleği taktım, sesi hafifçe açtım. O an bir mucize oldu. Müzik sadece bana değil, Yağız’a da inanılmaz iyi gelmişti. Her zaman alışveriş yaptığımız bakkalın önünde durduğumuzda bile arabadan inmek istemedi, sessizce dinledi. Sabah Yusuf bindiğinde de aynı dinginlik sürdü. Bardağına dolan “temiz suyu” sessizce kabul etmişlerdi. Norm Ender açmak için uzanan eller gitmiş, yerine arkasına yaslanıp huzurla dinleyen iki çocuk gelmişti.
İşte hayat, bizden ileriki yaşlarda tam olarak bunu alır: Sessizce oturabilmeyi ve bardağımıza temiz su doldurulmasına izin vermeyi… Çoğu zaman temiz su geldiğinde kabımızı çeker, kendi kendimizi sabote ederiz. Oysa her daim yeniden başlamaya ve akan o duru sudan nasibimizi almaya ihtiyacımız var. Sadece arkamıza yaslanmalı ve ruhumuzun beslenmesine müsaade etmeliyiz.
Elinden geleni yapmak. Mesleki hayatımda bazen büyük teşekkürlerle bazen de azil süreçleriyle karşılaşırım. Her durumda kendime şunu sorarım: “Ben gereken her şeyi yaptım mı?” Bir dosyamda, vardiya şefi tarafından herkesin içinde hakarete uğrayarak kovulan bir işçinin davasını takip etmiştim. Şef mahkemede; “Kovmadım, sadece vardiyamdan s.git dedim” dedi. Hakim ise bu teknik ayrıntıya takılarak davayı reddetti. Biz elimizden geleni yaptık, her türlü savunmayı kurduk ama netice menfi oldu. Müvekkilimle helalleşerek ayrıldık. Çünkü o da benim elimden geleni yaptığımı biliyordu.
Çocuklar söz konusu olduğunda da durum böyledir. İhtimam göstermeli, sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz ama bilmeliyiz ki netice bizim elimizde değildir. Onun ne olacağı, kendi iradesiyle vereceği aksiyona bağlıdır.
Kendi Nizamiyenden Çıkmak
Eylül 2006’nın son günlerinde, askeri okulun nizamiyesinden elimde bir valiz ve kırık bir gururla çıktığımda; dünya üzerime yıkılmış, tüm kapılar yüzüme kapanmıştı. 19 yaşındaydım, hiçbir şeyim yoktu ve herkesin “utanç vesilesi” olarak gördüğü o çocuktum. O gün o kapının önünde, bardağıma dolan su bulanıktı, yolum karanlıktı.
Bugün geriye dönüp baktığımda; Marmaris’in güneş görmeyen bodrum katındaki o rutubetli odanın, aslında benim asıl “Hukuk Fakültem” olduğunu görüyorum. Yusuf Ali’nin uyurken bile beni takip eden pürdikkat dinleyişinde, Yağız’ın arabadaki o tertemiz çocuk şarkılarına yaslanışında gördüğüm şey; insanın özündeki o “bozulmamış” cevherdir.
Hayat, bizi o cevherden uzaklaştırmak için bazen zorbalıkla, bazen yanlış şarkılarla, bazen de “başkasının hayali” olan rütbelerle kuşatır. Ama nizamiyeden çıkmak, sadece bir fiziksel eylem değildir; o, zihninizdeki o ince fil ipini koparıp atmaktır.
Şimdi sıra sizde.
Kaç yaşında olursanız olun; ister nizamiyeden yeni atılmış bir genç, ister emekliliğine gün sayan bir yetişkin… Kendi “BEN NE OLACAĞIM?” sorunuzun peşine düşün. Bardağınızı çekmeyin, akan temiz suyun ruhunuza dolmasına izin verin. Hayatın size dayattığı “bulanık” yolları reddedin ve kendi beyaz kağıdınıza, kendi sütünüzle yazmaya başlayın.
Unutmayın; en büyük zafer bir okul kazanmak, bir koltuğa oturmak ya da bir rütbe takmak değildir. En büyük zafer, akşam başınızı yastığa koyduğunuzda; içinizdeki o gülümseyen çocuğun elinden tutabilmek ve ona “Sözümü tuttum, biz kendimiz olduk” diyebilmektir.
Pist sizin, araç sizin, hayat sizin. Kendi nizamiyenizden çıkmaya hazır mısınız?
BÖLÜM 7:
İNANÇ ENGEL DEĞİL İSTİKAMETTİR
Dinde çocuk denilince akla hemen dini terbiye ve namaza alıştırma gibi vecibeler gelir. Putları ile gezen büyükler, İbrahim’ler yetiştirmeyi umarlar; ancak o İbrahim yetişip de büyüklerin putlarına dokunduğu anda ortalık ayağa kalkar. Din ile çocuk arasında hep bir uçurum, bir kurban etme beklentisi vardır.
Peki, gerçekten öyle midir? Hutbeden inip torunlarını kucaklayan bir Peygamberin ümmeti, çocukları korku ve sindirme ile mi kazanmayı planlamaktadır? Bugün çocuk psikolojisi hakkında 1500 yıl öncesinden çok daha ileri bilgilere sahibiz. Bu bilgileri inançla harmanlamak neden dine aykırı olsun? Deve ile seyahat etmediğimiz bu çağda, çocuğu çöl bedevisi usulüyle yetiştirmek bir zorunluluk değildir. Modern dünyanın eğitim yaklaşımlarını neden dışlayalım? Çocuk önce hayatı tecrübe etmeli, dünyayı tanımalı ve Allah’ı “severek” öğrenmeli. Samimi bir inancın önündeki en büyük engel dayatmadır. Dayatılan dini kabul etmiş gibi görünen birey; gün gelir dayatılan işi de, eşi de kabul etmiş gibi görünür ama ilk fırsatta tüm bunlara isyan eder.
Kural basittir: Çocuk gördüğünü yapar. Siz dini sevgiyle uygulayın, o zaten öğrenir. Günde iki paket sigara içip “içme” diyen anne ya da cumadan cumaya camiye gidip “namazı kaçırma” diyen baba, çocuğuna sadece çelişkiyi öğretir.
Değiştirin Ve “Ol”Un
Kendi özünüz olmanıza engel olan alışkanlıklarınız varsa onları derhal değiştirin. Ancak acele etmeyin; yavaş ve derinden ilerleyin. Konfora alışmış olan “eski siz”, emek isteyen “yeni size” daima engel olmaya çalışacaktır. Sabırlı olun ve bozuk duygu durumları yaratan geçmişinizle dürüstçe yüzleşin.
Oğlum Yusuf Ali altı yaşındayken; “Baba, bence Allah uydurma; yoksa O’nu görürdük,” dediğinde onu susturabilirdim. Ama susturmak bir çözüm değil, aksine gelecekteki bir inanç karmaşasının temelini atmaktır. Onu merakıyla, sorgulamasıyla kabul etmek; onu özgür bir ruh ve olgun bir birey —yani bir İnsan-ı Kâmil— olarak yetiştirmenin anahtarıdır.
Yusuf Ali’ye Bir “Gözle Görülmeyen Gerçeklik” Cevabı
“Canım oğlum, ne kadar dikkatli bir gözlemcisin! Göremediğimiz şeylerin gerçek olup olmadığını merak etmen harika bir şey. Ama biliyor musun, bu dünyada en güçlü olan şeyler genelde gözle görülmeyenlerdir.
Mesela;
- Şu an burnundan çektiğin nefesi göremiyorsun ama o seni yaşatıyor.
- En sevdiğin oyuncağı gördüğünde içinde hissettiğin o kocaman sevgiyi göremiyorsun ama kalbinin ısındığını biliyorsun.
- Dışarıdaki ağaçların dallarını sallayan rüzgârı göremiyorsun ama yüzüne çarptığında orada olduğunu anlıyorsun.
- Hatta şu an aklından geçen o harika fikirleri bile kimse göremiyor ama o fikirler senin dünyanı değiştiriyor.
İşte Allah da böyledir. O’nu bir insan gibi, bir oyuncak gibi karşımızda göremeyiz. Çünkü O, gördüğümüz her şeyin; çiçeğin kokusunun, kuşun kanadının, senin o güzel gülüşünün içindeki anlamdır. Bir ressamı resmin içinde göremezsin ama resme baktığında orada bir ressam olduğunu bilirsin, değil mi?
Sen merak etmeye ve sormaya devam et; çünkü biz O’nu gözümüzle değil, hayretimizle ve sevgimizle buluruz.”
BÖLÜM 8:
FETÖ: MAĞDUR DEĞİL, MAĞRUR
Belli bir kesim bu anlattıklarımı “mağdur edebiyatı” olarak görebilir ancak konumuz bir örgüt analizi değil. Bu yapının pek çok can yaktığı, somut ve dolaylı olarak benim de hayatıma temas ettiği bir gerçektir. Fakat ben bu durumu hiç “mağduriyet” penceresinden görmedim. Beni o gün o kapının önüne koyan sadece o yapı değildi; Selin’di, amcamdı, ailemdi, geri kalmış toplum ve henüz eğitilmemiş beynimdi.
Bütün günahı sadece bir yapıya yüklemek, sorumluluktan kaçmaktır. Benim talihim, hayattan bir şey isteyebilme ve bunu yapabilme iradesine sahip olmaktı. Kendimi hiç mağdur hissetmedim; aksine, verdiğim o amansız mücadele ile hep mağrur hissettim. Yemin törenine üç gün kala, yüksek disiplin kurulunun kararının ardından bir gece önüme konulan evrakların arasında istifa dilekçesinin de bulunduğunu ertesi sabaha kadar bilmiyordum; sabah “atıldın” dediler, “şuraya elle yaz, imza at” dediler. Karşımda kelli felli rütbeliler varken bir askeri öğrencinin direnci de bir yere kadardır. İmzam, bir işçinin zorla alınan ibranamesi gibi iradem dışında alındı. O kadar acıya, “şerefsiz” denilmesine rağmen “vatan sağ olsun” diyerek katlanmışken, neden kendi rızamla bırakayım? Ama o kapı kapandığında, mağduriyeti değil, onuruyla dimdik duran o mağrur genci yanıma alıp çıktım.
Forrest Gump filminde Forrest’a “Sen ne olacaksın?” diye sorduklarında verdiği o muazzam cevabı hatırlayın: “Ben, ben olacağım.” Mesele tam olarak budur. Bu sorunun ilk aşaması “Ben, ben olacağım”, bir sonraki ve en üst aşaması ise “Ben, ‘hiç’ olacağım” mertebesidir ki o artık bu kitabın sınırlarını aşan bir manevi olgunluktur.
İnce Memed Ve Mücadele Hakkı
Yaşar Kemal’in İnce Memed‘i, ağası Abdi’yi öldürür ama yerine gelen Hamza’nın daha zalim olduğunu görür. Mücadeleye gerek var mıdır? Ne Koca Osman ne de Hürü Ana bir cevap verebilir. Ancak şu düsturda birleşirler: “Mücadele etmek haktır.” Biz bir eşkıya kadar cesur olabilir miyiz? O sıska, çelimsiz, anasız, sevdiği ölmüş ve tüm güçlülerce “düşman” ilan edilmiş İnce Memed kadar yürekli olup “BEN NE OLACAĞIM?” sorusuna samimi bir yanıt verebilir miyiz? Mücadele etmeyi hayatımızın her alanına yayacak mıyız, yoksa hayatın kıyısından köşesinden tutunup günü kurtarmaya mı odaklanacağız?
İnce Memed’in ne atı vardı ne evi ne de kadını… Onun yeteneği eşkıya olmaktı ve o, çağının en büyüğü oldu. Bazen olduğunuz şey size maddi bir fayda sağlamaz; faydayı çevrenize verirsiniz. Sizi siz yapan şey, belki de başkalarının yarasına merhem olmanızdır. İnsanoğlu bu karşılıksız verme fikrinden ürker ama gerçek huzur buradadır. Gözlere bitki suyu damlatıp para almayan, sadece hayır duasıyla beslenen o yaşlı amcanın dinginliği bundandır. O, duygusal olarak doymuş, “olması gereken kişi” olmayı başarmıştır.
Ruhun İhtilali: Hiçlikten Varlığa
Tüm felsefi ve teolojik akımların temelinde insan mutluluğu yatar. Ancak bugünün insanı, tarihin en garip paradoksunun içindedir. Doğaya karşı kazandığımız o mutlak zafer, bizi dış dünyadaki vahşi hayvanlardan ve açlıktan korusa da; kendi içimizdeki o “hiçlik” canavarının kucağına itti. Artık pençelerinden korktuğumuz bir aslan yok; ama ruhumuzu kemiren bir nihilizm var.
Nihilizm, kulağımıza sinsice fısıldar: “Evren devasa, sen ise bir toz zerresisin. Attığın her adım, yazdığın her satır, kurduğun her hayal sonunda yok olacak. Öyleyse neden zahmet ediyorsun?” Bu fısıltı, modern medeniyetin üzerine çöken o gri sistir. Silahların gölgesinde veya ekranların parıltısında gelişmişlik arayan dünya, insanın kendine dönme cesaretini yitirdiği bir açık hava hapishanesine dönüştü. Oysa yeni medeniyet, teknolojiyle değil, “İnsan-ı Kamil” olma yolculuğundaki o içsel devrimle inşa edilecektir.
“Ben ne olacağım?” sorusu, işte tam bu noktada nihilist boşluğun ortasına atılmış bir el bombasıdır. Toplum için sıradan bir merak gibi görünen bu soru, birey için devasa bir uyanıştır. Çünkü bu soru, evrenin kayıtsızlığına karşı bir başkaldırıdır.
“Ben ne olacağım?” diyen insan; nihilistlerin “anlamsız” dediği bu evrende, kendi anlamını kendi elleriyle inşa etmeye karar vermiş bir mimardır. Bu soru, karanlığın içindeki o ilk kıvılcımdır. Evet, nihilizm soğuktur; ama bu kıvılcım çakmadan, ruhun ateşi ısınmayacaktır.
Eğer insan, “Ben bir hiçim” demek yerine, “Ben bu hiçliğin içinde var olmayı seçen bir özneyim” diyebilirse; işte o zaman gelişmişlik, atomu parçalamak değil, kendi içindeki o parçalanmış benliği birleştirmek olacaktır. Ruhun ateşi yanmaya başladığında, nihilizmin o buz gibi sisi dağılacak ve yerine “Ben buradayım ve bu hayatın bir manası var” diyen o sarsılmaz irade gelecektir.
SON BÖLÜM SON SÖZ:
YÜRÜYÜŞÜN ONURU
Söylediğim gibi; elinizde tuttuğunuz bu sayfalardan sihirli bir değnek çıkıp dünyanızı bir anda değiştirmeyecek. Hiçbir film, hiçbir kitap, hiçbir bilge size hazır bir hayat paketi sunamaz. Çünkü aydınlanma bir varış çizgisi değil, her sabah yeniden bağlanan bir ayakkabı bağcığıdır.
“Ben ne olacağım?” sorusu, cevabını bulup bir kenara yazdığınızda biten bir ödev değildir. O, her gün attığınız adımın ritmidir. Bugün cesaretle bir adım atıp, yarın konforun uykusuna dalarsanız, dünkü çabanız sadece güzel bir anı olarak tozlu raflarda kalır. Hayatı anlamlı kılan, o soruyu nefes alır gibi, her gün, her zorlukta ve her başarıda yeniden sorma kararlılığıdır.
Bu soru sizi önce bildiğiniz her şeyden uzaklaştıracak, belki de o korkulan “hiçliğe” düşürecektir. Ama korkmayın; insan ancak her şeyi bıraktığında gerçekten kim olduğunu bulur. Kendi hiçliğinizle yüzleştiğiniz o ıssız noktada, başkalarının size giydirdiği tüm elbiselerden sıyrıldığınızda, asıl “siz” ile tanışacaksınız.
Yolun sonunu görmeye çalışmayın. Yolun kendisi olun. Çünkü asıl mesele “ne olduğunuz” değil, o yolda nasıl bir onurla yürüdüğünüzdür.
Şimdi bu kitabı kapatın ve sadece yürümeye devam edin. Zira cevap, attığınız o bir sonraki adımın içinde saklı.
Söz Biter, Yol Başlar
Buraya kadar okuduklarınız; bir askerin nizamiyeden çıkışı, bir avukatın adliye koridorlarındaki mücadelesi ya da bir babanın çocuklarının soruları karşısındaki sessizliği değildi sadece. Bu, her birimizin ruhunun en kuytu köşesinde sakladığı o kadim sancının; “Ben kimim ve ne olacağım?” sorusunun bir dökümüydü.
Hayat, beyaz bir kâğıda sütle yazılmış o gizemli yazı gibi önümüzde duruyor. Kimimiz o kâğıdı yakıp kül ediyor, kimimiz başkalarının karaladığı satırları kendi kaderi sanıp yaşıyor. Oysa gerçek asalet, o kâğıdı kendi emeğinin ateşiyle ısıtıp, görünmez harfleri tek tek aşikâr kılabilmektir. Bu süreçte nizamiyelerden atılacak, “Senden bir şey olmaz” diyen seslerle kuşatılacak, belki en sevdiklerinizin ihanetiyle sarsılacaksınız. Ama unutmayın; İnce Memed’i dağa çıkaran, Forrest Gump’ı koşturan, Viktor Frankl’ı o toplama kampından sağ çıkaran şey, dışarıdaki dünyanın alkışı değil, içerideki o sönmek bilmeyen anlam arayışıydı.
Sorumluluk size aittir. Ne geçmişin gölgeleri, ne FETÖ gibi karanlık yapılar, ne de “kader” diyerek geçiştirdiğimiz tembellikler… Hiçbiri sizin “olma” cesaretinizin önünde mutlak bir engel değildir. Şartlar ne kadar sıfırlanırsa sıfırlansın, insan her zaman bir “tavır” seçme özgürlüğüne sahiptir. Mağduriyetin konforuna sığınmak yerine, mağrur bir duruşla kendi enkazından yeniden doğmak, insanoğlunun yeryüzündeki en büyük zaferidir.
Evlatlarınıza bir gelecek değil, bir karakter bırakın. Onları kendi hırslarınızın laboratuvarı yapmaktan vazgeçin. Onlara ne olacaklarını dikte etmek yerine, ne olmayacaklarını sezecekleri o vicdani pusulayı verin. Bırakın sıkılsınlar, bırakın kendi yollarını ararken yorulsunlar. Siz sadece bardağa “temiz su” dolduran, oksijen maskesini önce kendine takan ve fırtınada sakin kalmayı bilen birer liman olun. Onlar doktor, mühendis ya da subay olduklarında değil; “kendi” olduklarında sizin başarınız taçlanacaktır.
Ve şimdi, siz ey okur… “Ben ne olacağım?” sorusunu her sabah, sanki ilk kez soruyormuş gibi kendinize yöneltin. Bu soru sizi bazen bir hiçliğe, bazen bir yalnızlığa götürecek. Ama o hiçliğin içinden geçmeden, kendinize ulaşamazsınız. Ruhunuzu, altın parmaklıklarla çevrili sahte şehirlerden kurtarın ve kendi bozkırlarınızda koşturmaya müsaade edin.
Çünkü hikâyenin sonunda ne olduğunu hepimiz biliyoruz: Toprak olacağız. Ama o toprağa düşene dek; biriktirdiğimiz malların değil, inşa ettiğimiz ruhun, verdiğimiz emeğin ve “ben kendim oldum” diyebilmenin onuruyla yaşayacağız.
Yol biter, söz tükenir. Ama “olma” gayreti, son nefese kadar bir sancı gibi taze kalır. Şimdi, kendi nizamiyenizden çıkın ve sadece yürüyün.
SON
SİZİN HİKAYENİZİN BAŞLANGICI…



Bir yanıt yazın